31 Aralık 2008 Çarşamba

İki Sıfır Sıfır Dokuz


( * )
/0\

*♥♫♫♥*'

*♥•♦♫••♥*

*♥☺♥☺♥☺♥*

*♥•♥#♠♥#♥•♥*

*♥♫♥♥♫♥♥♫♥♫*

*♥♥☺♥♫♥♫♥☺♥♥*'.

*♥♥♣♫♥♣♥♥♣♥♫♣♥♥*'

♥♥♣♥♫♥♥♫♥♥♫ ♥♣♥♥*

╬ ╬╬╬╬



Ben bu yeni yıl işinin süsünü püsünü severim. Gerisine karışmam.
Ama siz illa ki bu gece, her gece olduğundan daha çok eğleneceğim, bu yıl her şeyi değiştireceğim iddiasındaysanız da başarılar dilerim.
Ben yeni olan her şeyi severim. O yüzden bugün yılın sonu olsa da diğer tarafından bakarım ona yılbaşı muamelesi yaparım. Çünkü küçükken diziler bittiğinde dahi hüzünlenen, hele hele ekranda FİN yazdığında ufaktan depresyona giren bünyeme bir yılın arkasından üzülme cezası veremem.
Sevdim seni 2008 yine gel de diyemem.Muhasebesini de yapamam ince ince.
2009’dan 1983’ü çıkarırım 26 kalır. Ama ben Temmuz’a kadar 25’im derim. (Yeni yıl hepimizin doğum günü artık siz de kabul edin.)
2009’dan bir şey isteyeceksem sağlık, huzur, para bir de herkese hero’lar dilerim.
Hepinizi öperim.

28 Aralık 2008 Pazar

Senden,benden,bizden...

Cuma Akşam.
Flat. Uzun süredir görülmeyen arkadaşlar epeydir hiçbir mekanda karşılaşmadığım kaliteli müzik, kahkaha.

Cumartesi Sabah.
Mehmet'e rastlama. Aniden ona takılma fikri. Dertleşme, alışveriş, güzel kahve, very bery muffin ve özlem giderme.

Cumartesi Öğlen.
Halk otobüsü şoförüyle tartışma, ardından otobüsü gaza getirerek ayaklanma çıkartma.Midesi, başı, dünyası döner bir şekilde otobüsten iniş.Karşıdan adamın birinin salladığı kırmızı bayrağa anlam verememe hali. Koşarak boş yoldan faydalanmaya çalışan ben. Sonradan öğrendiğim Atatürk koşusu koşucularından biriyle çarpışan yine ben. (Şaka değildir)

Cumartesi Akşam.
Big Chefs. Kalabalık bir masa. Etrafta sevdiğim insanlar. Pınarla birlikte aldığımız aynı bluzu giyerek pişti oluşumuz. Güzel yemekler. Yemeklerini yarım bırakan arkadaşlar. Sofraya çok tokum diye oturup, kendi yemeğini silip süpüren, sonra da yarım kalan tüm yemeklerin tadına bakan, ara ara da Efe’ye “sebzelerinden yiyorum diye bana gücenmiyorsun değil mi” diyen ben. Lezzetli doğum günü pastası, hediyesini beğenen, iyi ki doğmuş insan Didem, mekanın ışığından dolayı kırmızı kırmızı yağan kar, içimde benim olmalı hissini uyandıran mekan.

Pazar.
Evde sürekli pişen tepsi tepsi yeni yıl kurabiyesi.Fazla kaçan kabartma tozu sorunsalı. Bahri’nin hediyesi, harika eldivenler. Yarın işe ne giyeceğini bilen, hafif kalp ağırsı olan ben.

22 Aralık 2008 Pazartesi

Kutup Ayısı

Kalbimin üstüne bir ayı oturmuş öylece.
Çok ağır.Yine de ben onun beyaz bir kutup ayısı olduğunu düşünüyorum. Sevimli olsun diye.
Ama o sıkıştırdıkça sıkıştırıyor içimi.
Belki kalkar gider, bekliyorum.

Bir hata yaptığımda felsefem üzerinde çok durmadan, ağlamadan, sızlamadan, dersimi alıp, bir kenara yazıp, rafa kaldırmaktır. Yok yok rafa bile kaldırmam ben denize atarım.

Ama bu ara üst üste gelen terslikler, hatalar derken nedense korkak oldum.Umarım geçer.

Hüzünlü havamı dağıtmak için kalktım Bahri’nin ulustan aldığı aşçı şapkamı taktım kafama. Üzerimde leoparlı önlüğüm, başladım brownie yapmaya.

Anladım ki insan bir başka şeyin telaşına düşünce unutuyor kendi dertlerini, tasalarını.
Bende browniem kabardı mı, tadı nasıl olacak derken baktım beyaz ayım hafiften kutuplara doğru yola çıkmış.

Mevsim burada da kış ayıcık ama sen geri gelme sakın. Bir de kar yağmasın.

21 Aralık 2008 Pazar

Beni Melek Yaptın...

ağzımda hep tadı var,

üzüm gibi paslı bitince gitmez

hem yarası hem dikeni var

batırır beni de yaralar,

acıtır sabahlarımı..

14 Aralık 2008 Pazar

Mutlu Olalım Ya!

Anladım ki ben tatilin yaşanmamışını seviyorum, o heyecanlandırıyor beni.
Platonik aşk gibi. Uzaktan davulun sesi hoş geliyor.
Yine de tatil esnasında “bugün şu güüüüüün ve biz işe gitmediiiiiik ve yarında iş yoook” gibi nidalar atarak kendimi mutlu etmedim de değil.
Gezdik, dolaştık,yedik,içtik, itinayla bozduk uyku düzenimizi ve allaha şükürler olsun ki yarın işe gideceğiz. Mutluyuz. Bu krizde işimiz var bizim, hiç yarın iş var diye ağlar mıyız? Belki gözlerimiz dolar ama asla ağlamayız.

Bugün ben günlerdir eve pek uğramamanın verdiği vizdan azabı ve kendini affetirme dürtüsüyle, Bahar ve babişle en sevmediğim aktiviteyi yaparak cezalandırdım kendimi. Nedir o? Market alışverişi!!
Tüm bu alışveriş telaşı esnasında su ve gazete almayı unuttuk. (kendileri almazsak annemin en çok kızmasına neden olacak iki unutulandır.) Derken 5 i geçmek üzere olan bir saatte gazeteyi nerden alsak diye hayıflanıyorve o esnada da garın önünden geçiyorduk ki
babam aniden gazeteyi buradan al dedi. Arabadan öyle bir fırlayıp koştum ki, sanki şehri terketmek üzere olan sevgilime “dur gitmeeeee” der gibiyidim. O halimi pek sevdim.

Sonra durmadık yine gittik, praktiker ve koçtaş’tan bir sürü yılbaşı süsü aldık. Eve geldik ağacımızı çıkardık ve onu süsledik bahriyle. “Mutlu olalım yaa” diyip durmuştuk bütün gün. Bir nebze mutlu olduk. Ağacımız süsten püsten doldu taştı, ağacımızdaki süsler gibi bol bereketli bir yıl diledik.
Hamiş:Fotoları Bahri çekti.

4 Aralık 2008 Perşembe

Soru Kipi


Sizi ne mutlu eder?
Beni bugün telefonla gelen, starbucks’dan ne istersin sorusu çok mutlu etti mesela.Masam da oturmuş onca kalabalığı toparlamaya çalışırken ve parmaklarımı bile şıklatmamışken, birden avuçlarımın arasında sıcak chai tea latte mi buldum. Çok mutlu oldum.

Siz de yeni yılı doğum gününüz, Eylül ayını ise yılbaşı sanıyor musunuz?

Siz de şaşkın mısınız bazen?
Kendi blogunuza girip kendi yaptığınız kurabiyenizin tarifini not alır mısınız bir kağıda?
Sonra görmeyen gözlerle 180 derecelik ayarı 250 yaptığınızda zenci kurabiyeleriniz olur mu sizin?

Kurabiye tarifini yazmak için öylesine bir kağıt parçası ararken 2000 yılında size yazılmış bir mektup buldunuz mu hiç?
Gülmekten öldünüz mü okurken?
Tamam sorularım bitti:)

Hayır anlamadığım şey bundan tam sekiz yıl önce lise sondaydık biz. Ve yine bundan 8 yıl önce ilk okula falan gitmiyorduk ama Didem ve ben neden o kadar salaktık acaba?
Aşktan umudumuzu kesmişiz mektuptan anlaşıldığı üzere. Birilerinin bizden hoşlandığına emin olabileceğimiz tamı tamına 10 sebebimiz varmış ama o çocuk itiraf edememişse bu onun hayvanlığıymış. Madem Bay Bruce’un teli varmış elimizde neden aramayalımmış, okul da bitmiyor muymuş zaten? Abi biz de şans yok muş!Deneme sınavından Simay bile 136 almış, düşük aldık diye moral bozulur muymuş, o kız ki allahın ineğiymiş:)

Anladığım şey ise pek masum ve şaşkınmışız. Birbirimizin dertlerine kederlenmiş, teselli etmeye çalışmışız. Hala da öyle değil miyiz zaten?

Peki ben bu yazıyı yazarken bir yandan da göz attığım Delirapunzelin blogunu açınca Dont Speak çalmasın mı? Hey gidi günler hey derim. Başka da bir şey diyemem.

Bol fikir uçuşmalı günler dilerim.Bir de şarkı söylerim;

Bırak güneş ısıtsın içini

Bak baharlar açmış beyaz beyaz

Öyle olmasa da sen öyle farzet

Bakarsın umduğundan iyi geçer yaz..

Dip not: Geçen sene bugün biz Yudumla gezmeye gitmiştik. Yudum bugün bana telefon açtığında gözüm birden takvime ilişince aklıma geliverdi. Ona da söyledim. O da "ben de bunu kutlamak için aramıştım" dedi. Pek güldük. Bu fotoğrafta kutlu gidiş günümüze özel:)

3 Aralık 2008 Çarşamba

In Her Shoes..


O benim.
Ona tapın.
O renk değil, benimki başka.
Daha da güzel.
Onunla yürümesi çok zor.
Topukluyla ordan oraya yüzlerindeki gülümsemeyle koşturan meslektaşlarıma ve nice bayanlara saygı duyuyorum. Evlerinden Adliyeye kadar kucakta taşınıyorlarsa eğer bana da söylesinler.Gerekirse bulurum ben de birini.
Tam dört saattir bootielerimin üstündeyim. Topuklularımdan farklı olarak sanki iki aşamalı bir kaydırak üstünde gibiyim.
Allah acılarımı dindirsin.
Ama giymesem de ben onları seyretmek için aldım.
Ve Kürşad dediki “eğer kız olsam ve bunları senin ayağında görsem, kıskanır ve sana omuz atardım” .

1 Aralık 2008 Pazartesi

Didem'in Gelinliği


Evet aldı. Sonunda Didem büyük gün için gelinliğini aldı. Henüz büyük günün günü belli değil ama gelinlik Didem için bu günden bile büyük bir gündemdi. O kadar ki, işyerinde bilgisayarımın alınan dosyalar klasörü bile (evdeki ana bilgisayar ve laptopu saymıyorum) çeşit çeşit gelinlik modeli ile dolup taşmıştı. Bir gören olsa beni yarın evleniyor sanacaktı, neyse ki olmadı:)

Gelinlik aldığı yer İstanbul’daydı. Ama mmsler, gmail, pronovias’ın internet sayfası sağ olsun, an be an yanındaydım. Hoş şu meşhur pronovias; benim için her gün girilen bir site, öğrenilmiş bir marka ve hatta Arjantin caddesinde önünden geçerken bizimkilerin gelinlikçisi diyebileceğim kadar aşina bir isim olsa da, didem yanımda yokken onu doğru yazamadığımı, google da zar zor aratıp bulduğumu ve durumumun vahim olduğunu fark ettiM:)

Netice itibariyle didem iki gelinlik arasında kaldı. Birisi benim tipim dediğim ve alınan dosyalarımda onca gelinliği sildikten sonra saklamaya değer bulduğum tek gelinlikti. Diğeri biraz daha şatafatlı ve biraz daha klasikti. Fotoğraflara baktığımda ikisi de dideme çok yakışmıştı ama en çok o içine sinmiş olacak ki, o benim favorim de karar kıldı. Kesinlikle daha Avrupai. (O ne demekse?)

Aslında buraya fotoğrafını koyacaktım ama vazgeçtim, nazar falan değmesin, uğursuzluk olmasın.

Ben de Vakko ‘da çok güzel bir elbise beğendim. Şimdilik en yakın düğün Didem’in ki olduğundan o günde giyebilirim dedim. Ama fiyatı Didem’in gelinliği ile neredeyse aynı olduğu için şimdilik indirime girmesini , benim gibi onu beğenen ancak benden farklı olarak onu alabilme gücüne sahip olan birinin ise elbisenin içine girememesini temenni ediyorum.

Zaten bu gidişle bana bir elbise değil daha fazlası gerekecek ve daha tasarruflu olmam lazım. Çünkü muhtemelen 2009 yılında altın kızlar serisinden 3 düğünümüz olacak. Bu da benim açımdan 3 farklı gece elbisesi demek oluyor ki, ben de buradan bir Oscar De la Renta’ya, Versace’a, Prada’ya, sevgili Jimmy Choo’ya ve nicelerine seslenmeyi bir borç bilirim. Gelin şu düğünler de beni giydirin, süsleyin, ben de sizi blogumda meşhur edeyim.

27 Kasım 2008 Perşembe

Beyaz Giyme Söz Olur

İklimlere göre giyinme problemim var.
Kuzey Avrupalı şaşkın kızlar gibiyim.
Perdeyi azcık aralıyorum yataktan kalkarken ve güneş varsa tepede asla kap kalın giyinemiyorum.
Nitekim bugün de ben evden çıkmadan pırıl pırıl olan hava, memur şehrimizde yaşayanların da an itibariyle gördüğü üzere gri, yağmurlu ve karanlık bir iklime büründü.
Ben de ayağımda babetlerim, bacağımda file çoraplarımla kalakaldım.

Hatta otobüste karşılaştığım ve şemsiyelerimizin aynı şeffaf şemsiye olması nedeniyle bana yakınlık gösteren ve çıtçıtını nasıl bağlayacağını öğrettiğim teyze de tatlı muhabbetimiz bitince “kızım, üşümüyor musun sen Allah aşkına” deyiverdi.
"Üşüyorum, teyzeciiim çok üşüyorum” demek istedim, üzülmesin yaşlı kadın diye demedim.

Evvel zaman içinde Ninewestten aldığım örgü ayakkabılarımı giydiğim her gün yağmur yağmasını bu ayakkabının uğursuzluğuna bağlamıştım ki, artık yağmurla karşılaşmayan tek bir terliğim, babetim, ya da beyaz spor ayakkabım kalmayınca gerçeği kabullendim. Tek problem iklimlere göre giyinmeyi bilmeyen bendim.

Aslında daha geçen gün bir dergiyi karıştırırken sayfalarda arz-ı endam eden Ece Sükan ablamız tarz olmanın yazın kışlık, kışın ise yazlık giymekten çekinmeme ile elde edilebilecek bir unvan olduğunu buyurmuşlardı.Belki de bu komik ve yağmurdan donan çaresiz halim çok tarz(!) ama ben bilemiyorum.

Yine de ben Kasım ayı sona erene kadar (zaten şunun şurasında 3 gün kaldı) palto çizme giymemeye, her türlü ince kıyafetimi değerlendirmeye çalışıyor, donsam da kış daha dolabıma gelmediğinden mevsimin hala son bahar olduğuna odaklanıyorum.

Ha bir de bahsetmeden edemeyeceğim diğer bir aksesuarım da yağmurluklarım. Onları da palto sanıyorum. Ama bir tanesi termal mont gibi. Hani sabahları onu giyip koşuya çıksam bir ayda 10 kilo verdirecek cinsinden. Benim diyen paltoyla yarışır yani. O yüzden en azından onu giydiğimde beni görenler donduğumu sansa da ben üşümüyorum.

Özetle bot, palto giymeyi sevmeyen, zaten minnacık cüsseme lahana havası katan onca kazağı reddeden ben, en kısa zamanda bu işe bir çözüm bulmalıyım.Ya da iklimlere göre giyinmeyi kursu diye bir şey olamaz mı? Özellikle İstanbul’da yaşayan en ufak yağmurda benim üstümde şort varken karşıma çizmeleri ile çıkan, mevsim geçişlerinde üstün başarılı hanımefendilerden birisi de hocamız olabilir. Neden olmasıN?

23 Kasım 2008 Pazar

can i repair myself?

Yorgunum..
İnsan bazı zamanlarda kırılıp dökülüyor.
Hem bedenen hem de ruhen.
Ve tamir etmek gerekiyor.
Ruhumu kısa bir yolculukla tamir etmeye çalışacağım.
Bedenimi de sedergine'le tamir etmeye çalışıyorum.
Sedergine annemin mucize ilacı.. Bizim evdeki adı "suda eriyen asprin"
Annem kolum kırılsa bile bana "suda eriyen asprin iç, geçer" diyebilir, şaşırmam.
Hafif boğazım ağrıyor gibi gibi...
Annemin demesine gerek bırakmadan atıyorum bir su bardağına, sedergini.
Odama vardığımda lambayı açmadan ilerliyorum yatağıma doğru.
Telefonumun ışığıyla buluyorum yönümü.
Gecenin sessizliğinde, tek ses,ilacın suyla teması sırasında çıkardığı ses.
Nedense bir anda bu sesi klasik müzik konseri öncesi orkestranın sahneye çıktığında, önce büyük bir gürültüyle kopan, sonrasında müziğin sesiyle yavaşlayan ve kesilen alkış sesine benzetiyorum.
Bardağımın içine tutuyorum telefonumun ışığını, hala erimemiş ilaç.
Ülkemin sularından başka sularda da geç erdiğini anımsayıp, gülüyorum.
Suyun çözünürlüğü hakkında konuşabilecek kadar kimya bilmediğim için bir zaman olduğu gibi şimdi de bu konuda yorum yapamıyorum. Susuyorum.
Tatlı uykular.

20 Kasım 2008 Perşembe

Yüksek Ökçeler

Farkında olmadan insanlara isim takıyorum ben.
Onlara taktığım isim de ispanyollar.
İkizler.
Birinin hatları daha keskin, gözleri belirgin.
Diğerinin ifadesi daha yumuşak.
Simsiyah saçlarını sımsıkı topuz yaparlar.
İncecik bedenleri her zaman incecik topukların üzerinde oradan oraya koşuştururlar.
Bir ayakkabı tutkunu olarak gördüğüm ama yürüyemem diye almakta tereddüt ettiğim tüm topukluları onların ayağında görüyorum.
Kendi koşturmacamın içinde ben de onlara neredeyse her gün ratlıyorum.
Birine biraz daha fazla.
Minyon görünümlerinin yaşlarını yansıtmadığı kızlar onlar.
Asansörde genç olmalarına takılan birine altı yıldır avukatlık yaptıklarını söylediklerinde iyice anladım ne kadar genç gösterdiklerini.
Ki gençler zaten.
***
Bu gün o kızlardan birisi artık yok.
Her gün gördüğümüz ama tanımadığımız bir insanın ölümü.
Kendimiz de dahil kimsenin ölmeyeceğine inandığımız bir hayat.
Bir yalan.
Ve bir de gerçek
Ölüm.

17 Kasım 2008 Pazartesi

Miss Sunshine


Ne yazmamı isterdiniz?
Merak etmesin kimse, iç karartıcı olmayacağım bugün.
Çünkü güzel şeyler oldu.
Çok sevdiğim bir çifte ilişkin mutlu bir haber aldım mesela.
O kadar tatlı, o kadar ince bir sürprizle evlenme teklif etti ki Melih Candan’a bunu anlatıp da büyüsünü bozamam, kimselerin kıskanmasını ya da ilham almasını da istemem:) Sadece ne yaparım biliyor musunuz? Candan ve Melihe ömür boyu mutluluklar dilerim. Çok tatlı bir çift onlar. Allah nazardan saklasın. Amin:)

Sonra Yavuz Bahar’a İstanbul’dan portakallı kurabiyeler gönderdi. Evimizde bayram havası:)
Hiçbir yerde görmediğim envai çeşit kek ve kurabiye kalıbı da cabası. Bir de bunlar kelebekli kocaman bir kutunun içinden çıkmasınlar mı? Hem yedik hem de yanında yatıyoruz.

Sonraaa Babaannem bana siyah bir atkı örüyor. Ucunda ponponlar olacak. Daha güzel ne olabilir?

Ayrıca ben asansör kuyuları hakkında iki sayfadan çok yazı yazdım. Altına da imzamı attım.Öyle ki dilekçemin içinde malzeme akışından kaynaklanan sorunlar, şantaj montaj gibi kalıbımı aşar cümleler kurdum.Üzerimden bir yük kalktı.

Sonra felsefe yaptım.
Sonra dolabımın üst katında konuşlanmış kazaklarımı zıplaya zıplaya almaya çalışırken, başımdan aşağı defne yaprakları yağdı. Ama bu bir mutluluk yazısı diye aynı zamanda kafamdan aşağı naftalinler de yağdığını söylemezsem gerçeklikten uzaklaşmış olurdum.Bir de bir kalıp sabun düştü tepeden. Nasıl olduysa kafama denk gelmedi.

Bir de ıssız adama alternatif bir son yazdım. Çok güldük.

Bir de bir şarkı öğrendim. Çok komik. Ama ayıp olurmuş yazarsam Bahar öyle dedi.

Günün sorusu? Sizce sabah erkenden kalkıp güneşi selamlar mıyım?

Arkası yarın.

14 Kasım 2008 Cuma

Gülsen Hanım

Güzel ve gülümseyen yüzünü hatırlıyorum.
Sanki ona "Gülsen" demişler o da hep gülmüş gibi.
Her şeyi unuttuğu bir hastalığın pençesine takılmış olsa da, bizi unutmadığını,
Konuşmasa da dizlerine koyduğumda başımı, bana güzel güzel baktığını,
Dedemi ne çok sevdiğini, o eve geldiğinde koşarak kapıya gidişlerini,
Dedem, evlenmeden önce karşılaştıkları günleri anlattığında, her seferinde gülmekten nasıl katıldığını,
Mevlana böreğini, başörtüsünü, kokusunu, güllü altın küpelerini, sesini, ilk okul öğretmeniyle olan macerasını,bizi ne çok sevdiğini,
Çok iyi hatırlıyorum.

Bir de dokuz sene önce bugün gittiğini,onu son kez gördüğümde yüzündeki o huzurlu ifadeyi sonra onu orda bırakıyormuş gibi kendimi nasıl çaresiz hissettiğimi hatırlıyorum.

Dedemi orda karşıladığını ve keyfinizin yerinde olduğunu, her üzüntümüzde, başımız her sıkıştığında ve mutluğumuzda, sevincimizde ruhunuzun, dualarınızın bizimle olduğunu biliyorum. Özlüyorum.

13 Kasım 2008 Perşembe

Hatamla Sev Beni


Bu ara itinayla saçmalıyorum.
Bir tanesi meslek sırrı anlatamam.

Bir kaçı toplu taşıma araçlarında yaşadığım sıkıntılarla ilgili.

Misal; dün akşam otobüste en önde, şoförün sağındaki koltukta otururken "ışıklardan sağa" diyorum. Adam zaten sağdan gidecek. Aynadan bana "ne dedin" gibilerinden bir bakış atıyor.


Bu gün metrodan inince yanlış ring otobüsüne biniyorum.İniyorum. Yeşil ışıklı bir ağacı bizim evin yanındaki kreşin yeşil ışıklı ağacı sanıyorum. Hiç kaybolmam. Ama bilincimi kaybetmişim. Çünkü yağmur yağıyor. Ayağımda elmas taşlı ayakabbılarım. Islanacaklar da, onlara bir şey olacak diye korkuyorum. Tamam gerçek elmas olmayabilirler ama ayakkabı onlar. Derken evimin tersi istikametinde yürüdüğümü anlıyorum. Ama ayakkabılarıma bakmaktan önüme bakamıyorum ki.
Sonra mesela starbucks a gidiyorum. Bir türk kahvesi söylüyorum. Fiyatı 3 lira. 5 lira uzatıyorum. Derken kasanın yanında duran 2,75 liralık çikolatalı lokumlardan da alıyorum. Kasadaki kız bana "75 kuruşunuz var mı" diyor. Ben "yok" diyorum. Öyle duruyoruz bir 30 saniye kadar. Nese ki sonra "A ama bunu vermem gerekiyor" dimi gibi bişiler diyorum. (Ama bu hikayede kasadaki kız da sanırım biraz şaşkın.)
Arada siz de manasızca aptallaşmısınız?

*


Benim bir kardeşim var. Bahar. İstanbula gidip şarkıcı olacakmış. Yaz bunu dedi. Floradida'da kiler de duysun dedi. Peki dedim. Zaten hep İstanbula gideceğini söyler, bir de hep şarkıcı olacağını söyler. Şimdi tek fark ikisini birlikte söyledi.
*** ***
Masası bu kadar karışık bir insanın kafası nasıl karışık olmasın?

11 Kasım 2008 Salı

Issız Adamlar&Issız Adalar

Ben bu filmle ilgili birşeyler yazamam.
En azından şimdi yazamam.
Gidin ve izleyin.
Ben dağıldım.
Siz de dağılın.

Mesafe

Ortada bir sebep yok ama ölüyorsun mutsuzluktan, oluyor, olmuyor değil. Hani öyle bir mutsuzluk ki bu serdar ortaç “yüreğinden yaralı bizim hikayemiz” derken duygulanıyorsun, yolda seni görenler az önce terkedilmiş olabileceğini, ya da bir cenazeden döndüğünü sanıyorlar. “Neyin var” diyorlar. Zira makyaj da yapmadığından yüzün soluk, bakışların donuk. “Yorgunum, uykusuzum, hastayım” diyebilirsin ama “mutsuzum” diyemiyorsun.

Koca koca insanların suratının ortasına “mutsuzum işte ne var” diye bağıramazsın. Çocuklara da yapamazsın. Korkarlar. Hem kimse sebepsiz bir “mutsuzum” duymak istemez.Zira sebepsiz mutsuzluklara önem verilmez, saygı gösterilmez, onca derdi tasası olan insan vardır bu hayatta, şımarıklıktır seninki. Hem sonra kendi sebepsiz mutsuzlukları gelirse akıllarına naparsınız onca suratsız, koca dünyada?

Belki de bu yüzden “nasılsın”lara hep “iyiyim” deniyor. Kimseye “kendimi bir yere ait hissedemiyorum” denmiyor. Ama insan bazen kendini hiçbir yere ait hissetmiyor. Peki neden hep ait olmak istiyor, sahip olmak istiyor?

Televizyonu açıyorsun başbakan “zam haberlerini izlememe” önersinde bulunuyor buna bile gülemiyorsun. Kederden kedere savruluyorsun. Bir sebebin bile yok. En çok da ona üzülüyorsun.O kadar ki canın çikolata bile istemiyor, yine de giriyorsun bakkala, çikolataları seyrederken bozuk para arıyor, sonra aniden vazgeçip çıkıyorsun oradan. Kim bilir adam arkandan ne diyor.

Bu aralar bütün hareketlerin kısa, hiçbir şekilde devamlılığın yok, her adımın kararsız, süreklilik arz etmeyen fiiller arasında sıkışmışsın. Yazık sana.

Back to Black

Yeni bir dil öğrenmek istiyorum
Suluboya, yağlı boya, guaj resimler bir de ebru yapmak istiyorum.
Beni benden alacak bir film izlemek istiyorum.
Kalbimi yakacak bir şarkı dinlemek istiyorum.
Seramik yapmak, kil yoğurmak istiyorum.
Öyle bir kitap olsun ki okurken gözümden yaşlar aksın ya da birden kendi kendime kahkahalar atayım istiyorum.
Hiç yemediğim yemekler istiyorum, değişik mekanlar, bir konser..
Neşemi geri istiyorum.

10 Kasım 2008 Pazartesi

Paralı Gün

Yaptıklarımdan bir kaçı;







Panna Cotta yapıp yanında süs için kullanacaktım Pamuk Şekerleri. Sonra vazgeçtim ve Bahar'ın çay poşetleri projesi için starbuckslardan aşırmış olduğu tahta çubuklara sardığım mini pamuk şekerlerimi bardaklara doldurdum.

Tatlı misafirlerime ikram ettim.






Kısır bence bir paralı gün klasiği ayrıca benim hep kendi sevdiği yemekleri pişiren bencil bir ev sahibi olduğumu da düşünürseniz menüde olması kaçınılmaz bir seçenek.



Ne çok acı ne çok ekşi.














Kısır gibi bir klasik de poğaça. Tarifi Büyükada Yemek Tarifleri kitabından. Sonuç:Gayet başarılı.








Tavukları haşla, iceberg ve iki yemek kaşığı mayonezle karıştır. Rufflesları yemeden biraz önce koy ki, yumuşamasın, çıtır çıtırlıklarını korusunlar. Günün sonunda tabakta tek bir kırıntı kalmayışı, başarısının kanıtı:)








Paralı günümde, daha önce doppio cookie olarak blogumda tarifini verdiğim kurabiyelerimden yaptım. Bugün itibariyle büro arkadaşlarımında bayılarak yediği cookielerimin adının merve kurabiyesi olarak değiştirilmesine karar verdim:) Yapımı çok kolay ve benim favorim.






Profitrolü yaparken zorlanmadım dersem yalan
olur. "Şu hamuru" yaptığım esnada, kapıdan içeri
giren Bahar'ın "aa ben o tariften yapmam" demesiyle bir nebze olsa yıkıldım. Ama ilk tepsideki hamurların kabarmaması ve kremanın su gibi olup daha sonra koyulaştırılarak kendine getirilmesi dışında bir problemle karşılaşmadım.Tepehome altın varaklı kağıt tabaklardan tavsiye ederim. Keserken yırtılmadılar. Çok şıktılar. Sofrayı " Ah şu tabakları da atalım gitsin, zenginlik başka şey" diyerek toplamak çok keyifli oldu.


7 Kasım 2008 Cuma

My Little One Forever


My little one forever, sweet songs forever
will i sing with the guitar forever
at the window under the flowers
come out to hear e and let me see you

My beloved
i send the song of my heart
for you to remember me
to remember me forever

i will come one evening again in your dreams
to sing you lullabies with a purpose
Bir şarkı tuttum bu çıktı, tabi bunun ingilizce değil de ispanyolca olduğunu düşünün, bana serenat yapan o adamı düşünün, görür görmez benim evim dediğim o evin balkonunda beni düşünün, düşünün...Ben gitmek istiyorum, insanlar sokaklarda benim anlamadığım bir dili konuşsunlar, ben her gördüğüm yeni şeye gözlerime inanamayarak bakayım, farklı renklerde, seslerde kaybolayım. Ben yine yabancı olayım. En çok onu seviyorum ben. Otobüsün camından dışarı bakarken herşeyi ilk defa görmeyi seviyorum.Bir de kaybolmayı.

6 Kasım 2008 Perşembe

Fikir Uçuşması


Biraz sağlık

Nihayet eskisi gibi koşar adım yürümeye başladım. Hala canım biraz yanıyor ama ufak bir kazanın hayatımı daha fazla etkilemesine izin veremem doğrusu.Hele o beni tanıyan ama benimle selamlaşabilecek kadar samimi olmayan bir grup insanın acıyarak ve ne olduğunu anlamayarak bakan suratlarını görmek istemiyorum. Mesela ben yolda sakat birini gördüğümde, ya da çok tuhaf giyimli birini, ona da herhangi birini gördüğümde baktığım gibi bakmaya çalışırım. Yani ne gözünü dikmek gerekir senden farklı olana ne de ondan gözlerini kaçırmak. Ama belki de benim şu herkese baktığım gibi bakmaya çalışmam bile birilerini farklı gördüğümün kanıtıdır. İnsan olmak çok zor.

Biraz para

Cumartesi günü paralı günüm var. Ani bir kararla bu hafta sonu yapmaya karar verdim. Çünkü dokuz kız olarak toplandığımız bu gün de en az gelmeyen kişi sayısı bu cumartesiye denk geldi. Canım arkadaşım Candancım Antalya’da olduğundan bizlerle olamayacak. Özellikle erkek grubu bu paralı gün işiyle dalga geçse de biz gayet eğleniyoruz. Ayrıca ortaokulda olduğu gibi her okul çıkışı birinin evinde yemek yemediğimizden ya da eskisi gibi pijama sohbetleri yapamadığımızdan ayda bir kere doya doya görüşüp, en sevdiğimiz aktivite olan yemek yeme eylemini gerçekleştiriyoruz, mutluyuz. Adı üstünde Altın Kızlarız biz.

Biraz kızsal konular

Sanki biraz kilo mu aldım ne? Şu Nesfeat denen şey gerçektende bende işe yaramıştı sanki. Belki yeniden geri dönmeli.

Yüzme konusunda geçen haftalarda haftada 3 gün yüzme ütopyasını gerçekleştirmiş bulunmaktayım.Arkasının gelmesini temenni ederim.

Bir rüya

Üzerimde Betty Booplu pijamalarım bahçelide yürüyüş yapıyorum. 48. sokağın köşeden dönmek üzereyken arkamda beyaz, üzerine yeşil çizgili eşofmanı olan, sadece bacaklarını görebildiğim bir adamın beni takip ettiğini fark ediyorum. Çok korkuyorum. Çünkü sabahın çok erken bir saati. Derken sokakta, çok erken olmasına rağmen benden başka bir sürü insan olduğunu görüp rahatlıyorum. Ama adam hala peşimde ve ben ister istemez yine çok korkmaya başlıyorum. Adam bana git gide daha çok yaklaşıyor, pazar çantasıyla yavaş yavaş yürüyen bir teyzeyi görüyorum. Çaresizce ona bakıp sonra nefes nefese uyanıyorum. Bu aralar bu rüyayı tam 3 kere gördüm. İkinci ve üçüncü de “rüya bu diye” rüya içinde kendi kendimi teselli etmeye çalıştım ama gerçekten ayıramadım, yine korkarak uyandım. Allah hayırlara getirsin.

Bir Dilek

Havalar çok güzel. Kış gelmesin.Allahım lütfen gelmesin.

3 Kasım 2008 Pazartesi

Akacak Kan Damarda Durmaz II



Uyandım sabah, ayağımı unutmuşum bir baktım üzerine basamıyorum. İşe nasıl gideceğim, seke seke mi gezeceğim diye hayıflanırken, giydim kotumu, ayağımda vanslar, bindim taksiye, zira yürümem pek zor. Mehmet’in yoğun tavsiyelerini dinleyerek tetanoz aşısı olmaya karar verdim. Eczaneden alayım dedim. Pahalı bir şey diye düşünüyordum ama sadece 6,70.-YTL imiş. Buz kalıpları arasında verdiler aşımı. Bozulmaması içinmiş. Organ nakline gider gibi gittim bizim sokaktaki polikliniğe.

Poliklinikte kimliğimi alıp kaydımı yaparlarken, tetanoz aşısı aldım diye pek bir üzüldüler. Onlarda varmış. Sonra hemşire doğum tarihimi sordu. 1983 dedim. Önce yazdı sonra bana bir daha baktı. “En son ne zaman tetanoz aşısı oldunuz” “Lise 1 de” dedim,”1998 yılında sanırım” Pek şaşırdı. O da herkes gibi beni 17-18 sanmış. Avukatım dediğimde açılan ağzını ve kocaman gözlerini ben giderken hala kapamamıştı. (Elbet bu genç gösterme işine sevineceğim yaşlarda gelecektir dedim içimden.) Aşıyı aldığıma o da çok üzüldü. “Gidip geri verin” bile dedi. Fiyatını söyleyince biraz rahatlar gibi oldu. Aslında ben de aşıyı kendi ellerimle alıp, son kullanma tarihine bakabildiğim için daha bir mutluydum. (Çünkü Mehmet beni bu konuda da defalarca uyardı.)Aşıyı yaparken canımı hiç acıtmadı. Buz kalıplarını eczaneye geri götürdüm.

Tetanoz aşısını olduğumuz zaman önemliymiş çünkü 1. aşının üzerinden 4 hafta, 2.den 6 ay ve 3 ile daha sonrakiler için 1 yıl geçmeden olmamak gerekiyormuş.Hemşire bana bir kart verdi, üzerinde tetanoz aşılarımı olduğum günleri yazdı, böylece başıma iğne olacak bir durum geldiğinde hatırlayıp söyleyebileceğim. Söyleyemezsem de siz söylersiniz artık:) Allah korusun ve Amin.

2 Kasım 2008 Pazar

Akacak Kan Damarda Durmaz

Biraz önce.Yataktan zıplıyorum. Normal bir insanım ben. Ama yattığım yataktan zıplayarak kalkıyorum. Çünkü yan odadaki Mügeyle Baharın yanına gideceğim. Ve bir anda büyük bir acıyla yatağa çakılıyorum. Ayağıma bir şey girdi ama ne? Canım çok acıyor. Çığlıklar atıyorum. Normalde zaten yaygaracıyım. Ama cidden canım çok acıyor. Sımsıkı tutuyorum tabanımı. Ne kesti diye yere bakıyorum. Yerde Beyaz Çantam. Kırmızı makyaj çantam. Birde Boş Niğde Gazozu şişesi. Allahım neye bastım ben? Makyaj çantamdan o minik makasın sivri ucu sinsice parlıyor. Battı diyorum. Avcumu bir açıyorum. Çok kan. Batmamış. Utanmasa ayağımın altından grip üstünden çıkarmış. Beyaz çantam, gri eşofmanım, mavi halım, her yer kan. Seke seke banyoya gidiyorum. Beyaz zemin kan. Çok kan. Yaygaracıyım ben söylemiştim. Ama canım çok acıyor. Hekim babamın önderliğinde intern Bahar ve Müge ile pansumanın tamamlanıyor. Annem kana bakamıyor. Sonra birden gayet sakin bir şekilde akacak kan damarda durmaz diyor.

1 Kasım 2008 Cumartesi

Friday i m in love

Dün malumunuz mübarek cuma günü..
Metro altında camiye taşmış kalabalık, hocanın vaazını dinlemekte. (Bu arada Hocamız ekmeğin yıllık tüketimi konusunda öyle çarpıcı rakamlar veriyor ki, ziyan olan ekmek oranı konusunda bende şok oluyorum. )Yargıtay'a gideceğim. Hızlı adım ilerliyorum. Aman amcaların dikkatini çekmeyeyim, oradan bir an evvel gideyim diye telaşlıyım. Derken yerli Bridget Jones'unuz nerede göze çarpmak istemezse orada bakışları üzerine çektiğinden, metro içinde ne sergisi olduğunu anlayamadığı bir etkinliğe ait tabloları bir bir birrr deviriyor. Sayamadıysanız ben söyleyeyim toplam da 3 tablo yere seriliyor. Derken namaz nedeniyle ters çevrilmiş tabloları düz düz yerleştirip sonra ayy yanlış oldu telaşına kapılıyor bir dördüncüyü de deviriyor ve artık ne yapacağını bilemiyor. Sonrasında kıpkırmızı olduğunu hissettiğim yanaklarımdan fışkıran ateşe dayanamıyor, yürürken elbisemle dikkat çekmeyeyim derken, tablo macerasıyla tüm şimşekleri üzerime çekiyor ve oradan tabloları düzeltmeden kaçıyorum. Buradan sizlerin aracılığı ile ressamlardan özür diler, nacizane bir cuma vaazı da ben vermek isterim;Acele işe şeytan karışır.Birde İngilizlerin dediği gibi thank god its friday:)

31 Ekim 2008 Cuma

Küçük Kız

“yüzünü dökme küçük kız
bırak üzülmeyi
yalnız sen misin bir düşün
unutan sevilmeyi”

her siyahın bir beyazı
gecelerin gündüzü de varmış”

O zamanlar bitmeyen gecelerin sonunda gündüz olduğuna da sevinemiyorduk sanki.
O zamanlar bu şarkıyı mı dinlerdim ben?
Bir kelime vardı, birisi gelip söylemiş sonra gitmişti.
Söylenen, onca bilinmeyen kelimenin, cümlenin arasında sanki o daha bir önemliydi.

“Amputasyon”
Öyle dediler demiştim anlatırken, acaba ne demek?
Anlamını bilmediğim bu kelimeden korkmuş muydum o zaman?, yoksa iyi bir şey sanıp, ümitle ona sarılıp, hemen manasını mı öğrenmek istemiştim?

O zamanlar bu şarkıyı mı dinlerdim ben? Şimdi niye hüzünlendim?

Bilemedim.

30 Ekim 2008 Perşembe

Bir fincan kahve olsam

Yanlış mı anlıyorum?

Bana mı öyle geliyor?

İnsan bazen sıkılıyor. Ama ben artık sıkılmaktan sıkıldığımdan olsa gerek, canımı sıkanlardan daha bir uzak durur oldum.

Umursamam gerektikçe umursamaz oldum..

Yorgun hissediyorum şu an..

Yudumla bir yudum kahvenin kırk yıl hatırı vardır, iyi gelir.

29 Ekim 2008 Çarşamba

Ben sana küsüm aslında haberin yok.

İnsan kendi bloguna küser mi?
Şu kapatma olayı beni gerdi.
Ben avukatım dedim, kalktım Diyarbakır Sulh Ceza Mahkemesi kararına itiraz ettim.
Tamam, tamam teşekkür etmeyin:P
Bu dilekçeyi Ankaradan gönderirken havalesini yapan hakim, ölen kızının blogundan bahsetti bana. Hüzünlendim:(
Sonra baro seçimleri oldu.
KazandıK:)
Nedense anlatmak istemiyorum.
Burnum tıkanık, nefes almakta zorlanıyorum.
Çok sinirli olduğum zamanlar güzel yüzüyorum; hızlı, hırslı..

23 Ekim 2008 Perşembe

Neler Oluyor Hayatta?


Hafta sonu

Pınikomun nişanında çok çook eğlendik. Taylancım çok yakışıklı, Pınarım da pembe elbisesiyle çok güzeldi. Adeta bir Pamuk Prenses:) Kız tarafı olmamıza rağmen (hani daha ağırbaşlı, kızı verdik diye üzgün olmak gerekir miydi?) dur durak bilmedik deliler gibi dans ettik, çok da eğlendik. Tepsi tutma işlemini de başarıyla gerçekleştirdim. Baya bir heyecanlandım, hatta yüzükleri takan Hakkı Enişte’ye de birileri hatırlatmasaydı, ben tepsideki makasla oradan uzaklaşıp, Pınar ve Taylan’ı yüzükleriyle sonsuza kadar bağlı olarak bırakabilirdim.

Nişandan sonra W’ya gidildi. Eve gidip üzerimi değiştirme şansım olmadığı için mekana girerken kendi kendime “biz nişandaaan geliyoruz” nidalarıyla ilerlesem de, kendimi çok süslü zannetmemin ve bu halimden çekinmenin bir alemi yoktu, herkes bir nişan ekibini dahi sönük bırakacak kokoşluktaydı. Değişik bir mekan. Bir saatten sonra sanki radyodan yayın yapıyorlar izlenimine kapılabilirsiniz. Dansçılar bir nebze de olsa hareket katmış denebilir. Ama beni benden alan şarkılar çalmadı maalesef. Ki artık yeni açılmış mekanları daha çabuk tüketiyorum veya bu tarz eğlenceler için yaşlandım. Sevmiyorum. Biz gayet kendi halimizde eğlenirken, dans etmeyen erkeklere, belli bir surat ifadesinde takılmış, ölü balık gibi bakan kokojetlere, arka arkaya açılan şişelere baktıkça bu sefer gülesim de gelmedi, üzüldüm.Gece gece yemek yemek en sevdiğim şey olduğu için aspavanın tadını çıkardım.

Ertesi gün de Neyroşumda uyandık. İstanbul’dan gelen misafirimiz Cihan’ı kahvaltıya götürecektik ki, saatin artık bir öğle yemeğine daha uygun olacağına karar vererek yola koyulduk. Rotamızı değiştirmedik ve kahvaltı mekanı olarak seçtiğimiz Big Chefs’de yemek yemek istedik lakin orası 2:00 deki brunch bitene kadar size herhangi bir başka yemek, içecek veremeyen bir mekanmış. Çok sevdiğim bir yer olmasına rağmen bu uygulamasından pek hoşlanmadım, eksiler haneme yazdım.Benim mekanımda olmayacak böyle hatalar:) E bizde moralimizi bozmadık, aldık Cihan’ı Pepper Mill’e götürdük. Ardından da keyifli bir kahve içtik. Günün sonunda, “bu gelişim de Ankara’yı gerçekten sevdim” diyen İstanbbullu Cihan’ın iltifatıyla mutlu olduk.

Bugünlerde

Çok yiyorum. Tatlı yer yemez tuzluya saldırıyorum. Sonra yine tatlı.Bu kısır döngüden çıkamıyorum. Dopdolu bir dolma tabağı önümdeyken, yanımda yufkaya, patates salatası sarmış ,yemekte olan Bahar’ın yemeğini istiyorum. Annem bana profitrol koymadı diye ağlayacak gibi oluyorum. Neyse ki Kürşad’ın aldığı kocaman starbucks termosum var, ona su doldurup doldurup içtikçe kendimce faydalı bir şey yaptım diye seviniyorum.

Dün gece


9 da yatıp 5 te uyanarak yine bir rekor kırdım. Uyanıp tekrar uykuya daldım en az 5 kere. Ve en uzun metrajlı rüyalarımdan birini gördüm. Kaldığım yerden devam ettim her seferinde. Rüyamdan bir kare: üzerimde siyah bir gece elbisesi, bir market arabasının içinde, ilerlediğim yöne sırtımı dönmüş bir şekilde oturuyorum, elimde pembe bir şemsiye, market arabası yavaşladıkça şemsiyeyle yerden hız alarak arabayı ilerletiyorum, bu arada gökyüzü simsiyah ve ay anormal bir parlaklıkta parlıyor. Öyle ki, şemsiyemi açıyorum.

Şu an


Dilime dolanan şarkı:There is nothing in the rain like ŞAN SAN DO (böyle bir reklam mı vardı, ne derdi, nasıl yazılırdı bilemedim)

20 Ekim 2008 Pazartesi

Hiçbirşeyler

Canım hiçbir şey yemek,
Hiçbir işi yapmak,
Hiçbir şarkıyı dinlemek,
Hiçbir dizi/filmi seyretmek,
Hiçbir insanı görmek,
Hiçbir kitabı okumak,
Hiçbir şey söylemek istemiyor.
Bitti.
akrostiş:chhhhhhb

17 Ekim 2008 Cuma

Heyecan

Okulumu değiştirmiştim. Yaş 13. Çok huysuz ve de mutsuzdum. Okulu ilk günü bahçede hiç tanımadığım insanlarla kalakalmıştım. Derken tören bitti. Şimdi Çankaya Belediyesi olan okulumuzun merdivenlerinden çıkarken güleyüzlü, uzun siyah saçlı, çekik gözlü bir kız bana “aa sen de mi yeni geldin? ben dee” diyerek koluma girdi. Sonra pınımm oldu. Birlikte yaptıklarımız, yaşadıklarımız da roman oldu. Yarın nişanlanıyor. Ve ben sabah uyandığımdan beri çok heyecanlıyım. Gelişmeleri aktarırım. Öperim.
Birlikte atan iki küçük yürek.. lalala lalalalla:))

15 Ekim 2008 Çarşamba

İpsiz Uçurtma

Sadece vapura binmek bile o kadar büyük bir eğlence ki benim için.. O yüzden İstanbul’a ilişkin mutluluk veren anlarımı yazmaya kalksam abartı bulursunuz.Ha bir de gökyüzü masmaviyse, güneş parıl parıl parlıyorsa tepenizde, yani hava benim tabirimle “ limonata” kıvamındaysa anlatmaya doyamayabilirim. O yüzden kahvaltımı, çılgın duruşmamı, gördüğüm her güzel şeyi, tüm yaptıklarımı anlatmayım, siz de bayılmayın.

Vaktiniz çok mu az.? Kadıköy’den Beşiktaşa gidin. Arkadaşınız vapurdaysa ve ona yetişemediyseniz, onu göremeseniz de vapura el sallayın, sinir yapmayın. Vapuru beklerken kitap okuyun, deniz kenarında sanki tiryaki gibi çay için.
Yandaki yaşlı teyzelerin dediklerine kulak kabartın. İpsiz uçurtma diyen bir teyzenin bu lafını çok sevin, defterinize not edin, kendinizi ipsiz bir uçurtmaya benzetin, nereye çekerse rüzgar, o yöne gidin. Vapurdan iner inmez sizi karşılayan, denize baka baka yemek yeme fikrini öne süren, hafta içi görüşebildiğiniz için deli gibi sevinebileceğiniz Neyir adında bir arkadaşınız olsun. İki yıldan sonra hafta sonları dışında bir gün onunla görüşmenin tadına varın. Tabii birde İstanbul’un herşeyini sizin kadar seven bir anneyle paylaşın bu anları, ona sahip olduğunuz için ne kadar şanslı olduğunuzu düşünün, bu aşk belki genetiktir diye geçirin içinizden.

Kadıköy Çarşısındaki Baylana gidin, Kup Griye’nin (benim favorim) tadına bakın, adisababa ya da rokokoyu da deneyin. Sonra çıkın Beyaz Fırından canınızın çektiği herhangi bir şey alın. Şampiyon da midye tava yiyin. Yemekten patlayın. Kadıköy çarşısında yürürken her şeye bakan, kedilerinin, sokaklarının, daha güzel olduğuna inandığınız bir İstanbul delisine dönüşün. Bunları yaparken de beni düşünün.

13 Ekim 2008 Pazartesi

telefonun telleri...

Otobüste , dolmuşta hiç durmadan telefonla konuşabilen birisi mutlaka gelir yanıma oturur. Bugün de gelenek bozulmadı. Hangi mağazada çalıştığını anlayamadığım değerli bir hanımefendi geldi yanıma oturdu. Oturur oturmaz da ilk işi telefonunu eline almak oldu. Birini aramadı ama çaldırdı. Karşıdaki de bir panter edasıyla onu geri aradı. Derken hiçbir manası olmayan, ben otobüsten inerken 40 dakikayı bulmuş, o konuşma, benim "pardon" demem ve değerli hanımefendinin yerinden kalkması ile ufak bir sekteye uğrayıp kaldığı yerden devam etti. O anda telefonun ucundaki Fatih Bey ( e ismini de öğrendik) “ALOO ALOO” diye öyle bir bağırıyordu ki biz kendisini beş saniye sevgilisinin sesinin duymadan yaşayamayan bir ayı sandık .

Şimdi birisi kalksın bana iki insan bu kadar saat ne konuşur anlatsın? Ayrı düşmüşlerdir gibi manasız açıklamalar istemiyorum çünkü aynı işyerinde çalışıyorlar. Benim aklıma gelen tek açıklama çok telefonla konuşmaktan ufacık kalan beyinleri neticesinde bilinçleri kapalı, zekaları eksi beş. Konuştukları meselenin özeti ise: bu kızcağız işyerindeki kimse onların çıktığını bilsin istemiyor. Ama Funda Alple, Zeynep Ferhatla çıkıyor, ki bu da işyerinden sevgili edinmenin yasak olmadığını gösteriyor. Ama bunlar muammalı bir gizleme çabalarında. Hatta kız aniden “bak aklıma süper bir fikir geldi, sen yarın , aa kim çıkarıyo bu lafları zaten o kızın çıktığı da varmış bak zor durumda kalıyoruuum gibi bişi dee" diyo. Telefonun diğer ucundaki arkadaş durumdan biraz işkilleniyor ki kız “ay aşkııııııım mahsuscuktaaaaan” diyerek beni benden alıyor. Ama bu arada içim içimi yiyor kıza “ya bi saniye, sen aslında başka birine yazılıyorsun, kısmetinde kapanmasın diye bu çocukla göğsünü gere gere sevgiliyiz diyemiyorsun dimiiii, nolur bana söle nooooolur” diyesim geliyor ama yapamıyorum, zira bugünlerde çok şey var dilimin ucunda ama söyleyemiyorum. Tatlı tatlı başlayan muhabbetleri “şimdi ben seni seviyorum, sen beni, biz böle birbirimizi severken başka birisi beni sevse ben de onu sevsem olur muuuuuu, sen onu mu diyorsun şimdiiii” gibi manasız bir tartışmayla hafiften çatırdıyor. Beni de bir uyku alıyor, trafikte çok tıkanık. Ancak bu manasız çift uykumu da bölüyor, otobüste uyuklarken rüyamda bir yarışmadalar, o yarışmada erkeğe sorulan soruda “en sevdiğiniz çiçeğin adını sevgilinize verin, hangisi söyleyin”. Böyle denince çocuk mırın kırın ediyor, kız “yazıklar olsuuun” diyerek çat diye beyaz bir kapıyı kapatıyor ki ben uyanıyorum, rüyamda, konuştukları kadar manasız.
Neticede buradan toplumsal bir soruna parmak basmam gerekiyor vesevgililere sesleniyorum: Manalı sayılabilecek konularda zaman zaman sonuna kadar kavga edin, tartışın ama birbirinizi ses duymak, hatır sormak için arayın!!!!Çok konuşan çift, çok anlaşan çift değil arkadaşlar, yani bir yerden sonra öyle bir zırvalanıyor ki, dinletsem bırakın sevgilinizi kendinizi terk etmek istersiniz, yapamazsınız, daralırsınız, hepinizi deşifre ederim buradan, biraz sessizlik lütfeeeen!!!

9 Ekim 2008 Perşembe

Not Defrerimden...

Birşeye inanmadıkça, kaybettikçe içindeki o duyguyu önce önünü alamadığın bir atılganlıkla üzerine gidiyorsun sorguladığının.

Ama sonra bu yoğun "inanma" çabalarını bir kenara atıp, o artık bir anlamı olmayandan uzaklara fırlatıyorsun kendini. Savrulmanın hızıyla da çarpıyorsun duvarlara.

6 Ekim 2008 Pazartesi

Moda


Şimdiiiiiii Sayın Okur;

Ben bazı deli manyak günlerim de:

1-)Sürekli alışveriş yaparım(Zira param bitene kadar parasız kalabileceğimi düşünmem)

2-)Sürekli konuşurum(O huyumdan en çok Bahar çeker ancak kimi zaman bu enerjimi iş hayatıma yöneltir, konuşmaktan hoşlanmadığım müvekkilleri, kurumları v.b. yerleri arar, enerjimi olumlu yönlendiririm)

3-)Hiç durmadan dolabımdaki kıyafetleri giyer, çıkarır, fırlatır, annemin ayak seslerini duyunca herşeyi tıkar, sonra da onları tekrar askılarına asar, ütüler, sınıflandırırım. Odam adeta bir sosyete pazarı, mng outlet olur böyle günlerde. Ha birde yaptığım kombinasyonları sürekli Bahar’a gösterir,tepkisini ölçerim. Arada da olur olmaz şeyler giyer Bahar’ın doğru fikir verip vermediğini de denetlerim.

4-)Bunun dışındaki manyaklıklarımı bir başka yazımızda mevzu bahis edeceğim.

Her neyse mesele şu ki ben bugün de 3. madde de betimlediğimiz halet-i ruhiye içindeyim. İş kıyafetleri turundayım. Olur olmaz her türlü kombinasyonu denedikten sonra yine Bahar’ın odasında alıyorum soluğu.

Ne tesadüftür ki o da bir moda blogu okuyor o anda.

Şimdi orda diyor ki:

Pilili etek: Geçtiğimiz kış podyumlarda pili fırtınası esmişti. Bu sezon pili yerini drapeye bırakmış gibi görünüyor.


(Soru:Benim üstümde ne var? Cevap:Siyah pilili etek.)

Yeni sezonun ruhuyla kıyaslandığında fazla çocuksu kalabileceğini düşündüğümüz için puantiye desenli kıyafetler de rafa kaldırılmalı.


(Soru:Benim üstümde ne var? Cevap:Siyah beyaz puanlı yağmurluk.)

Tek tük leopar desenli elbisenin dışında hayvan baskıları bu sezon podyumlarda kendine yer bulamadı.


(Soru:Benim üstümde ne var? Cevap: Beyaz gömlek üstüne leopar desenli süveter/sanırım 1 liraya falan almıştım mng outlet’den/panik yapmayın)

Moda, artık küçük kız çocukları gibi görünen kadınlar istemiyor. Modanın kutsal kitabı Vogue’a göre, bu sezon kadınlar ya sade ve güçlü ya da olgun ve vakur görünmeli.


Tamam bu soru çok zor değil, sizce nasıl görünüyorum? Evet Liseliii vardı ya ah o liselii şarkısını söyler gibisiniz.

Ve adeta bir kabus gibi Bahar’ın okuduğu her satır benim üstümle eşleşiyor. Çığlıklar atarak kaçmadan önce blogun son paragrafına da kulak kabartıyorum.Diyor ki;


Midi boy etek: Bu etekle çok hanım hanımcık veya seksi sekreter gibi görünmek sizin elinizde. Kloş midi boy etek ağırbaşlı bir şıklığın habercisi olurken diz altında biten kalem etek etrafa seksapel yayar.


Ben bu tavsiyeye uyuyor midi boy eteğim, güzel kesimli beyaz gömleğim ve topuklu ayakkabılarımla vakur ve cool cool salınmakta karar kılıyorum.

Ben bu blogu çok sevdim. Artık hep okurum.


Dip Not: Bugünden itibaren alışveriş orucuna girmiş bulunmaktayım. Siz değerli okuyucularımdan da destek bekliyorum. Aldığım her parça için bir okuyucum beni bir ay okumamakla cezalandırsın. Ben bir ürün aldığımı deklare eder etmez bana mesaj atan ilk okuyucum bir ay beni okumayacağını beyan etsin ve ismi blogumdan duyrulsun ki diğer okuyucularım okumaya devam etsin. Yalnız şöyle de bir durum var ki; üç parça almam halimde tüm okuyucularımı kaybedeceğim. Didem, Candan ve Yudum burdan size sesleniyorum:)


Dip dip not: Burada okuyucu kelimesi bloguma tıklayan şahıslar için değil, beni okumayı bir alışkanlık haline getirmiş, her gün ne yazdığımı merak eden değerli şahsiyetler için kullanılmıştır.
Dip dip dip not: Siyah üzerine beyaz puanlı yağmurluğumun kollarındaki fiyonkları ve bebe yakasını görseniz bayılırdınız. Şimdilik ondan vazgeçemem. Saçları ile korkunç göründüğü bir fotosu ile arz- endam ettiği All dergisinde yağmurluğumun alınmasını salık veren Burcu Esmersoyla aynı zevki paylaşmaktan da şeref duyarım.

Ottobre


Ekim ayı sanki takvimde yok gibi benim için.
Mehmet’in İtalya’dan getirdiği Venezia fotoğraflarıyla süslü takvimimde bu aya ilişkin fotoğraf Piazza San Marco Meydanı’ndan. Normalde insanlarla, kuşlarla dolu meydan bomboş görüntülenmiş takvimde.. Yandaki fotoğraftan bile daha boş sanki, daha bir gri, soğuk.. Ekim de benim için öyle herhalde.. Sanki kimse doğmamış o ayda, kimse gelmemiş, gitmemiş hayatımdan, eylülden kasıma geçiyoruz sanki her sene.. Nisan da biraz böyledir benim için, belki biraz şubat.. Her mevsime 3 ay fazla geliyor bana demek ki:)

5 Ekim 2008 Pazar

Pencereki Kadın




  • Cumayı Cumartesi gibi yaşadık.. Cumartesi günü de Pazar olmadığından tadını çıkarabildik böylece..


  • Cumartesiyi Kavak Yelleri var diye evde hiç ettik. Bir nevi Pazar gibi yaşadık.


  • Cumartesi akşam alışveriş merkezleri gezimizden dönerken Bahar'a "acaba yarını pazar gibi yaşamamak için Nada'ya mı gitsek sabah" dedim, o da "değişiklik istiyorsan illa erken kalkalım" dedi.


  • Dali'nin sergisinde penceredeki kadın da varmış. Ben o resimdeki kadınım. Bahar söyledi şimdi, çok sevindim. Bizim minik Zeynep de o resmi ilk gördüğünde "Anneeem" demişti. Hepimiz penceredeki kadınlarız aslında.


  • Babam biraz önce Bahar'ın kahküllerini kesti. Fena da olmadı hani.


  • Biz birazdan kendimizi sokaklara atacağız. Baharla Ankara'da yaşamanın İstanbul'dan daha pahalı olduğuna karar verdik. Zira bu şehirde sadece alışveriş yapılabiliyor. Taman fazla uçuk bir fikir belki. Ama biz İstanbul'da doğal güzelliklere ve sanatsal aktivitelere yönelerek alışverişle daha az ilgileneceğimizi iddia ediyoruz.


  • Biraz önce deli gibi Pinhani'nin bir şarkısını ararken, winampte aniden çalmaya başlaması işte hayatı güzel yapan.


  • Fikir uçuşması yaşadığım günlerde böyle maddelemeler yapılabilir.


  • Yarın uzun bir aradan sonra başlayan iş hayatımı, kırtasiyeden aldığım defter, ataç, kalem v.b. ile daha hafif atlatabilme şansım olduğunu umud ediyorum.

İçimde bir şey var bu akşam


Beyazlar karardı bir anda


Sen orda benim çok dışımda


Uzaklar çoğaldı bir anda.

4 Ekim 2008 Cumartesi

İyi ki doğdun..

Değerli blogger Arda'nın doğum gününü en içten dileklerimle kutluyorum:)
Ben her gün o yeni bir şey yazmış mı diye bloguna tıklamayı, yeni bir yazı görebilme ihtimalini sevdim:)Nice yıllara ArdacıM:)

2 Ekim 2008 Perşembe

Bir garip haller içinde..

Üzerinde "Today is the tomorrow you worried about yesterday" yazan bir bardak vardı bizde.(Hoş hala var) Küçükken bu bardak bana göre geleceğin önemimi, geçmişin geçmişliğini vurgulardı. Ama akşamın bu saatinde niyeyse bugün gerçekten de yarın mı diye takılıp kaldım. Şimdi de geçmişi yaşamak kadar, yine şimdiyi kaçırıp, o an yerine geleceği yaşamak da tehlikeli bişi mi acaba?Bir şeyi olacağı günden önce yaşamak ne kazandırır ki insana?







Yol arkadaşım gördün mü duydun mu bitenleri

kıskanıyor insan bazen basıp gidenleri

yalnız aşmışız iyice üstelikte alışmışız

hiç beklentimiz kalmamış dosttan bile




ben sana küsüm aslında, haberin yok

koyup gittiğin yerde kötülük çok

kime kızayım, nazım senden başka kime geçer

benim sensiz kolum bacağım,ocağım yok


29 Eylül 2008 Pazartesi

İyi Bayramlar..

Bu bayram sabahı da hep birlikte güzel bir kahvaltı yapacağız; babam, annem, bahrim ve ben.
Bu bayram ilk önce babaannemle, halamı ziyaret edeceğiz.
Dayımlara, amcamlara, teyzeme gidip, ekmek kadayıfı, baklava, börek yedikten sonra şiştik diye hayıflanacağız.
Bu bayram Yudum, Didem, Efe ve ben Ankara’da kalanlar olarak gezip, tozacağız.

Ama bu bayram sabahı ben Bahçeli’de olmayacağım, kapı sabahın erken bir saatinde çaldığın da yataktan fırlamayacağım.
Daha gözümü açar açmaz dedemin elini öpemeyeceğim.
Düzinelerce tabağa hızla baklava börek yerleştirirken, içerdekilerin kaç kişi olduğunu hesaplamama da gerek kalmayacak.
Akşamın ilerleyen saatlerinde dedemle sürpriz yapabilecek misafirlerin listesini gözden geçirdikten sonra, dedemin belki birileri daha gelir diye içinde hafif bir endişeyle gidip pijamalarını giymesine destek vermeyeceğim.

Çünkü sen gittiğinden beri o eski kalabalık yok dede.Sensiz 3. bayram oldu diyemem ben. Çünkü artık bayram benim için “eskisi gibi olmayan bir şey” demek.Seni her gün olduğundan daha çok özlemek demek.

Herkese iyi bayramlar.

Fiyat da neymiş dert değil:)


Bugün satılan herşeyi satın aldım, satın alamayacaklarım için teklif verdim.. Yine bir alışveriş çılgınlığı, yine bir beni tutun nidaları, hapse düşeceğim kredi kartları borçlarımdan diye çığlıklar atan bir ben.. Peki bütün bunlar neden oluyor? Beynimin sol tarafı henüz sağlıklı çalışmıyor arkadaşlar. Bu da fiyat denen küçük ayrıntının dikkatimi çekmediği anlamına geliyor. Hiç abartmıyorum bugün miniminnacık bir yangın tüpünü kırmızı kırmızı çok güzel bulduğumdan almak istedim. Almadım tabi. Yok daha neler. O kadar da uzun boylu değil yahuuu! (Bu kısmı eğer hocanız olduysa Pembegül Balta tonlamasıyla söyleyin).


Yani aslında ben bugün daha çok ihtiyacım olmayan şeylere yönelmeye müsaittim. Ama beynimin mantıklı kararlar veren sol tarafı aktif olmasa da sol kolum Bahar’ım benimleydi.Sonuç: hafif hasarla atlatılmış bir gün. Evet fotodaki çizmeleri de aldım. Peter Pan’a benzedim sanki. Ama ben severim Peter’ı. İhtiyacım olmayan şeyleri satın alma güdümü ise Koçtaş’ta evimize paspas, banyo aksesuarı v.b. almakta olan anneme eşlik ederek bastırdım. Rahatladım. Yarın belki kredi kartımı olmadık bir yere saklaması için Bahar’a teslim eder, sonra da kendim olmadık bir yere giderim. Belki ramazandan sonra benim alışveriş orucuna girmem gerekir. Amin.

28 Eylül 2008 Pazar

Hediye gibi geldin, hoşgeldin..

(Foto:Bahar&Ben)
4 yaş civarındaydım heralde.. Annemin hamile olduğunu tam olarak kavrayamamıştım. Sadece etraftaki herkesin bana bir dönem “kardeş ister misiiiin” gibi şu an çok münasebetsizce bulduğum, o zamanlarsa kardeşi bir çeşit oyuncak gibi algılamama neden olan manasız bir soruyu defalarca yönelttiklerini hatırlıyorum. Cevabımsa çok netti “HAYIR”. Çünkü hayatım yeterince zordu. Elimden bütün oyuncaklarımı almak isteyen, beni vazelinleyen, beni lazımlıktaki kakalara bulayan, sürekli kavga ettiğim bir Mehmet vardı. Gülsima ise yine o yaşlarda benim için etkisiz eleman sayılacak kadar küçüktü. Ama 4 yaş için yeterli bir kalabalıktı. Derken Sen geldin. Masanın altına saklandığımı hatırlıyorum.

Önce rakibim, sonra küçük kardeşim ve en sonunda en iyi arkadaşım, her şeyim oldun. Rakibim olduğunu düşündüğüm zamanlar dünyaya yeni geldiğin günlere tekabül eder.Tüm ilgiyi üstüne çekmene bozulmuştum herhalde. Küçük kardeşim olduğun zamanlarsa ilk okula başladığın günler. Serviste miden bulanmasın diye dualar eder, “boyama kalemlerimi unuttuuum” feryatlarını jetonlu telefonla annemi arayarak bastırmaya çalışırdım. Ve derken en iyi arkadaşım oldun.
Sen benim yetenekli sanatçım, sen sabırlı fotoğrafçım, en güzel tatlıları pişiren hünerli aşçım, moda danışmanımsın. Tüm deliliklerime, bitmeyen sorularıma sanki sen benim ablammışsın gibi büyük bir olgunlukla katlanan, gece korktuğumda yanına gelip seni sıkıştırmama izin veren, ıslak ıslak kocaman öpücüklerime bile müsaade eden, bana en çok gülen, beni en çok güldüren sedef kabuğum, sütlacımsın.

İyi ki geldin Bahar, 21. kez hoş geldin..

24 Eylül 2008 Çarşamba

LEGO


benim şimdi "ah ne de çok özlemişim legolarımı" tarzında bir cümle kuracağımı sanmayın çünkü biz haftada iki gün zeyneple doya doya oynuyoruzonlarla.. onlar benim legolarım. Sanırım babam 5. yaş günümde almıştı. Ama nedense o doğum günümde boyuma uygun bir mini sandalye de iççamaşırlarımla, elimde barbie dergisi, bacak bacak üstüne atmış pozisyonda takılmayı tercih ettiğimden o fotomu buraya koyamıyorum, çok müstehcen:P



Zeyneple dün akşam biraz alternatif olsun dedik, havuz yaptık , derken tramplen,tramplene çıkan merdiven, güneşlenenler için şezlong ve tabiki güneşten korunmaları için tente benzeri bir şeyi de unutmadık. Çünkü zeynep dediki " güneştee kalmasınlaaaar, ölürler soraaaaa " Zaman zaman deniz yatağında da yatırdık adamlarımızı, ringoya bile bindirdik ama onları çok uzatmadık alt komşulara ses gitmesin diye.. Ne barbieler, ne evcilik oyuncakları, legolarımı tek geçerim, dünyaya değişmem..

Ama, ama..

Şimdi bizim işte eğer hakim size bir hafta aralıkla duruşma günü veriyorsa bilin ki kafasında bir planı vardır, davayı bitirecektir, ha iyi mi kötü mü orası bir muamma, e birazda hünerli dilinize bağlı.. Bugün de böyle kısa aralıklı bir duruşmadayım. Biliyorum hakim hanım davayı reddedecek, ben davacıyım, bu da durumun aleyhime olduğu anlamına gelir. Ki beklediğim gibi oldu, davamı reddetti.( hoca 1 verdi gibi, ben 1 almadım, yani davayı kaybetmedim, o reddetti.) “Davanın reddine” der demez hakim, ben de “ama efendim teknik bir konu, bilirkişiye vermeniz gerekirdi ”diye konuşmaya başladım. Sonra düşündüm de işe yeni başladığımda karar verildikten sonra konuşup duran, sızlanan avukatların bu hareketine hiçbir anlam veremez, hatta onları kırmızı kart gösteren hakeme, penaltıya itiraz eden futbolcular gibi görürdüm. Ben şimdiye kadar kırmızı kart gösteren bir hakemin, bağırıp çağıran bir futbolcunun bu hareketi neticesinde “ aa haklısın oğlum, çok affedersin” diyerek, kartını cebine soktuğunu görmedim. Aynı şekilde hakimin kararına itiraz eden birine “evet avukat hanım, nasıl yaptım bu hatayı, iyi ki söylediniz” diyen bir hakime de rastlamadım. Herhalde ben her gün annesine söylenip yine her geçen gün ona daha çok benzeyen kızlar gibi oldum. Ben zaman zaman “Bu iş bana göre değil” dedikçe, daha çok avukat oluyorum belki de.. Neyse fazla da üzülmenin anlamı yok, davayı kaybettim ama temyiz hakkını kazandım ne de olsa:)

22 Eylül 2008 Pazartesi

La Reve

İş yerimdeyim, hiç ışık yok, renkler sepya, ışıkları yakmak istiyorum ama bulamıyorum düğmeleri.. Birden karşıma bir bebek çıkıyor, pusette 3 yaşlarında.. Onu görür görmez telaşla diyorum ki “ neden bu pusettesin, ayakların ağrımadı mı böyle oturarak uyumaktan?” Kucağıma alıyorum onu. O bebekte bir şey var, sanki hasta ya da mutsuz. O bebek beni sevip, bana bağlandıkça huzursuz oluyorum. İçim sıkılıyor. Benim salonum çok ferah diyerek ilerliyorum onunla. Evim o kadar yüksekteki bulutlar geçiyor penceremin önünden. Yerden tavana kadar cam ve gündüz ama yine de karanlık içerisi. Karşıdaki binaları gösteriyorum bebeğe, kucağımda otururken. Bak diyorum burada oturan insanlar havaalanına gitmez , gerçekten de evlerin yanında üzerinde pegasus yazan tren vagonuna benzer çıkıntılar var ve uçaklar gelip oradan alıyorlar yolcuları. Bir anda o kadar çok başım dönüyor ki, kucağımda yatarken külçe gibi ağırlaştığını hissettiğim bebeği itiyorum üstümden ve diyorum ki “ Ben yüksekten çok korkarım” Allah hayırlara getirsin.

19 Eylül 2008 Cuma

Karakolda Ayna Var..

Bu gün gittiğim Kavaklıdere Karakolu’nda ve Çankaya İlçe Emniyet Müdürlüğü’nde çalışan memurları, polisleri avukatlara gösterdikleri düzgün muameleden dolayı tebrik ediyorum. Bugün istediğim hiçbir şeyi geri çevirmeyerek işimi o kadar kolaylaştırdılar ki hepsine teşekkür ediyorum. Zaten gittiğim hiçbir karakolda klasik bunalım memur triplerine maruz kalmadığımı da söyleyebilirim.Hatta Norveçli, pasaportunu kaybetmiş adamcağızla gayet düzgün İngilizce konuşan ve ona başarılı bir şekilde yardımcı olan Kavaklıdere Polis Karakolu ‘nda görevli, adını bilmediğim polis de ayrıca gözlerimi yaşarttı. Şakacı bir memur “bak bizim hacılar entarilerinin içine dikerler bir cep, pasaportunu parasını da saklarlar oraya, bu niye öyle yapmamış ki” dedi ama şaka yaptı bence:) Netice itibariyle bürokratik bir engelle karşılaşamadığım bu teşkilata ilişkin yazım abartı gelebilir belki ama gün içinde karşılaştığım terslikleri düşününce iyi bir şey bünyemde şaşkınlık yaratıyor, paylaşmak istiyorum! Hala bir yerlerde işini doğru yapan, sizi başından atmaya çalışmayan, çalışkan ve saygılı insanlar var! Korkmayın.

18 Eylül 2008 Perşembe

Taksi Dolmuş& Aşk-ı Memnu (II)

Otobüs durağımızdaki kuyruk çook uzundu bu akşam. Sonra birden bir taksi geldi, başladı "taksi dolmuşş 2.5. liraaa" demeye. Bir sağa bakıyorum bir sola kimse oralı olmuyor. Derken taksici "2 liraaa" diye bağırınca öndeki çift hareketlendi, bunu fırsat bilen ben hemen ön koltuğa kuruldum, akabinde bir amcayı da yanımıza alarak düştük yollara. Taksici amca çok komik. Ben keyifliyim. Taksi dolmuş benim için yandaki fotoğraftaki arabalara binmek demek, yaşım 9-10.Bahçeliye mi giderdik Kızılay'dan? ya da 7. Cadde'den mi kalkardı? ,tam da hatırlayamıyorum. Taksicimize göre taksi dolmuş olayının çıkış tarihi 1970. Oda 1974 de almış ehliyeti, uzuun bir otobüs kuyruğuna yanaştığı o yıl için diyorki “işte ben o zaman anladım taksi dolmuş ne demek” Arkadaki arkadaş "ama 2.5 lira da zaten çok fazlaydı" diyor hala, daha bizim semte bile gelmemişken, amcamız taksimetreyi işaret edip çoktan verdiğimiz parayı aştığımızı, bu işten karlı çıktığımızı söylüyor ve itiraf ediyor “zaten benim evimde burda”.

Ve ben bir nostalji yaşamanın keyfiyle geliyorum evimee.. sırada ben eve girdiğim de bitmek üzere olan aşk- memnuya ilişkin yorumlarım. Az sonra.. Dua edin hepsini seyretmedim. Yoksa yetmezdi bu sayfa. Maddeler halinde sıralayalım, dikkatlerimiz ve konu dağılmasın.

1-) Hala Bihter’in (Beren) rol yapamadığına inanıyorum. Özellikle annesine doğru salladığı o işaret parmaklı, hafif sinirli, mor elbiseli halini hiç tutmadım. Annesi Firdevs (Nebahat) ise gerçek bir kötü mü, yoksa çok mu iyi rol yapıyor bilemedim.

2-)Nihal rolündeki gerçek adını bilmediğim evin sorunlu kızının bu hafta güzelleştiğini düşündüm, 13. gününde mi dedim içimden(bknz: 28 gün hormon horoskopu), sonraları botoks ya da dudaklarına silikon yaptırmış olabileceği gibi şüphelere kapıldım.

3-)Bihter’in (Beren) telefon açıp, Adnan’a (Selçuk) “akşam bişiler yapalım” dediği ve adamcağızın ona “sen ne istersin” diye sorduğu anda Bihterin, muhterem Adnan’a “nadaya gidelim” demesini istedim.

4-)Takıldığım diğer önemli faktör Bihter’in yemekte giydiği kıyafet. Annesinin kıyafetini giymiş, babannesinin incisini takmış, oyun oynar gibi görünen bu arkadaşımızı bu kılığa kim soktu bilmem. Ben Beren'i Hatırla Sevgiliden çok beğenir, çok severdim, yakıştıramıyorum. Hele o çantası ve o kıyafetin altına giydiği ikoncan ayakkabılarına hiçbir anlam veremedim. Belki de bir kısım zenginin zevksiz olduğu imajı verilmeye çalışılmış olabilir, böyle bir durum söz konusuysa bu konudaki eleştirilerimi geri çekiyorum.

5-)Bir diğer husus; ben yanlış anlamadıysam bu aşk-ı memnu günümüze uyarlanmış. Peki o evin kızı Nihal neden o roman günlerinde kalmış? Ben öyle bir yalıda oturan o yaşlarda bir genç kız olsam, derin depresyonlarda, karanlık kuyularda bile olsam daha sosyal olurdum sanki. Bu kızın arkadaşı yok, interneti yok, koskoca yalıda bücür Bülentle aynı odayı paylaşıyor. Mürebbiyesi yetiştiryor da, okula da mı gitmez? Üniversite mi? Lise mi? Ben bunları da merak ediyorum.

6-)Dizinin son sahnesindeki öpüşme sahnesi ise acıklı. Adnan’ı çok beğenirim de, heralde ben de öpemezdim dolayısıyla bu konuda çok da atıp tutmanın bir manası yok.
Öperim sizi.
(Unuttuğum bir ayrıntı daha: Bir önceki bölümde Bihter yalılarının bahçesindeki havuz kenarında bikinisin üstüne giydiği örgü dantel karışımı bir parça ile güneşlenmekteydi. Ancak hiçbir genç kız ip izi bile istemezken, o da neydi, kaldı ki orası evlerinin bahçesiydi, ortaköyden tekne turuna çıkanlardan mı çekinmişti?, tamam Bihteri soyun, kameranın önüne koyun demiyorum ama kafamızı karıştırmayın inandırcı olmayan sahnelerle.. diyor burda susuyoruM)

17 Eylül 2008 Çarşamba

ELMA GÜNÜ/Avukat Merve




Digiturk’de Elma diye bir kanal, bu kanalda da Elma Günü diye bir program vardı. –Di’li geçmiş zaman kullanıyorum çünkü bizde artık digiturk yok ve dolayısıyla bu kanalın ve programın akıbeti hakkında herhangi bir fikrimde yok. Peki ne yaparlardı bu Elma Günü’nde? Şarkıcı, dizi oyuncusu, manken v.s gibi tanınmış bir şahsiyet sabah gözlerini açtığı andan, akşam evine dönene kadar izlenir, o bir gün boyunca neler yapar gözlemlenir, Mtv de mevcut benzeri bir programın özentisi olunur ve program neticelenirdi. Şimdi bugün birden aklıma geldi bu program ve ben kendi Elma Günümü düşündüm, çok vahim buldum. Yataktan kalkıyorum, ama bu programdaki bir çok arkadaş gibi makyajımla uyanmıyorum, hani olsa olsa bir gece önceden üşenmiş, rimelimi silmemişimdir, oda bende hafif satanist bir ifade çağrıştırıyor olabilir, kimse korkmasın. Derken ne giyeceğim kısmına geçiyorum, bugün duruşmam yok, bu da kot giyebilirim demek oluyor. Yaşasın! Dolabı açıp hızlı bir karar veriyorum, dedemin çok sevdiği, yeşil üzerine beyaz puanlı bluzumda karar kılıyorum. Bu ara her gün aynı kotu giyiyorum ben, hani bir değişiklik yapsam fena olmaz. Gülsima ve Bahar Top Shop Ankara’da yokken ve biz İstanbul’da iken çok güzel bir kot almışlar, ben bedenim olan 26 bana bol, 25 ise dar olmasına rağmen, “kottur esner aman aman al, kaçırma” gazları ile o minnacık şeyi almıştım. Bugünlerde biraz zayıfladım sanki, “belki bugün çok sıkmaz beni, e hadi onu giyeyim bari” diyor ve ütüye geçiyorum. Evet ben sabahları akşamdan yapılacak bir çok şeyi yapıyor, güne bir nevi tersten başlıyorum.(bknz:ütü yapmak, makyaj temizlemek gibi)Benim bu Elma Günü’ne katılmış arkadaşlar gibi evden çıkıp kuaföre gitme lüksüm yok maalesef. Belki saat ben evden çıkıyor iken 6:30 olsaydı olabilirdi(hoş o saatte kuaförüm Bülent nerde uyanacak da nerde dükkanı açacak) ama saat 8:30’u gösterdi mi bu 9:00 da işte olabilmem için son alarmdır. “Zaten saçlarım dünden kalma fönlü beni idare eder, makyajı da sora yaparım, e güneş gözlüklerimi takayım da kimse benden korkmasın” diyerek atıyorum kendimi sokaklara. İşe vardıktan sonra çok değişik bir şey yok. Masa işlerim konusunda bir verim sağlayamamam neticesinde, kendimi dışarı işlerine adama kararı alıyorum. “Eee oda iş ne yaparsın” nidalarıyla yine sokaklarda buluyorum kendimi.Çok da iddialıyım hani, önce bize yakın bir müvekkilimizin şirketine, oradan defterdarlığa ve sonra da adliyeye gidilecek! Rotamız belli ancak çekimimize yayan olarak devam ediyoruz zira benim yine bu elma günü’ne katılan arkadaşlar gibi son model bir jeepim yok henüz. (Henüz diyorum dikkatinizi çekiyorum, çünkü kapının önündeki o Land Rover’ı her sabah, her akşam istiyorum, ama şehir içinde jeep kullanılmasını biraz kroo bulduğumdan, e birde fiyatından ötürü kararsız kalıyorum) İşyerimize gelirken, geçerken geçtiğimiz nadide parkımızda ilerlerken, rüzgarın etkisiyle havuzdan sıçrayan sudan (ya da su damlacıklarından), kafama kovayla su boşaltıyorlarmış edasıyla kaçıyor, vatandaşlarımızı şaşırtıyorum. İçimden onlara “şaşırın bakalım şaşkınlar, her sabah, her akşam siz de kuytulardan o havuza işeyenleri görseydiniz bunun bir sus, süs havuzu değil, çiş havuzu olduğunu bilirdiniz” diyor, yoluma devam ediyorum. Müvekkilimiz olan şirkete gitmek için izlediğim güzergahta tabiî ki üst geçitleri kullanıyor, bunu yapmayan, arabaların önüne atlayarak trafiği tıkayan deli vatandaşlarımızı şiddetle kınıyor ve şu an onlara bir araba çarpsa alacakları kusur oranında bir tahminde bulunuyor ama sesimi çıkartmıyorum. Kınama işlemimi burada sonlandırmıyorum elbette. Bu ara etrafta gözüme çarpan 50 yaş ve üzeri anormal yanmış, güzel elbiseler, hoş etekler ve dolgu topuk ayakkabıları ile yanık tenlerini sergileyen memur teyzeler de nasibini alıyor içsel serzenişimden. Onları da kınıyorum. Ben bile 10 yaşımdan beri iflah olmaz bir taneroksiya (bronzlaşma bağımlısı) olmama rağmen aynı zamanda yaşlanma fobisine de sahip olduğumdan bıraktım bu güneşlenme işlerini. “Ey teyzeler siz korkmaz mısınız kırışmaktan” diyorum, neyse ki yine sesim duyulmuyor. Sonra karşıdan karşıya geçmek üzere ışıkta beklerken(ben bu Elma Günü’ne katılarak Trafik konusunda çok doğru mesajlar verebilirdim) bir kız bir erkeğin buluşma anına şahit oluyorum. Ben bu anları kaçırmam, nedense iki insan karşılaştıklarında birbirlerini nasıl öpecekler?, sarılacaklar mı?, ne diyecekler gibi gözlemlerde bulunur, o çiftin yeni mi çıkmaya başladığı, sevgili olup olmadıkları , birinin diğerini bekletmesine kızıp kızmadığı gibi tahminlerde bulunmaya çalışırım. Bunu da neden yaparım bilmem. Ama yine yapıyorum. Hatta ışık yanıyor bana ama dönüp yine bakıyorum. Pek malzeme çıkmayınca onlardan yürüyüp geçiyorum.Geçerken evimize giden otobüsü görüyor ve ona binip eve gitmek için dayanılmaz bir istek duyuyor ama yapamıyorum. O sırada bir ambulansa bindirilen adam dikkatimi çekiyor. Olduğum yerde donup kalıyorum.( Ambulans olayına, sesine, anına ilişkin geçen seneden kalma , geliştirdiğim hassasiyetim hala baki )Sonrasında sallana sallana şirketimize ulaşıyorum, bu sefer o Ninja kaplumbağ’daki beyin gibi takılan, zaman zaman görünmeyen, sadece sesi duyulan adamla değil de, sıcakkanlı Ümmet Bey’le işimi halletmiş olmanın verdiği keyifle yine bir diğer rotama dönüyorum. Ama hangi işime devam etsem diye kararsız kalınca saate bakıyor ve öğle tatili vaktinin geldiğini fark ediyorum.( Zaten bunu her adım başı rastladığım adliye personeli nedeniyle de anlamam gerekirdi) Öğle tatilini gümüşçü dükkanımızda (buradan daha sonra bahsedeceğim) geçirip, birde çok güzel bir alyans satıyorum tatlı bir bayana. Ve ver elini defterdarlık, bu binaya doğru yürürken eski şeyleri ve ulusu sevdiğimi düşünüyorum. Neden bu eski binaların üzerine hangi dönemde kim tarafından yapıldığını yazmamışlar diye kızıyorum, en çok da Ulus Ankara Şubesi İş Bankasını, birde 362 yılında Roma imparatorun şehri ziyareti onuruna dikilen Julian Anıtı’nı seviyorum. Ama o anıta hep korkarak bakıyorum çünkü zaman zaman üzerinde oturan bir leylek görmek mümkün ve ben uçan leyleğin uğuruna inandığım kadar oturandan da çekiniyorum. Keşke ben de gittiğim her yere ziyaretim onuruna bir iz bırakabilsem diyorum. (hadi o imparator olduğundan öyle egosu şişkin bir şahsiyet de bana ne oluyor ki?) Son durağımız adliye, orası o kadar tatlı bir yer ki bir Elma Günü’ne sığmaz maceralar, anılar barındırır içinde, o yüzden üzerinde durmuyorum. Sadece postaneden bahsedecek olursam dedikodular düne göre aynı, “o şişman memur köpeğini nasıl da bir milyara ameliyat ettirmişmiş”, “amanda o kadar maaşı bile yokmuş”, “köpeğin kılıymış, armudun çöpüymüş” diye bıraktığım yedeydi onlar.. Ofisime dönüyorum yorgun, argın. Benim Elma Günüm burada bitsin bence. Çünkü hayatım pek sıkıcı. Elma Günü’nde de yapacak pek bir şeyleri olmayan manken v.b. arkadaşlarımız muhtemelen diyette olduklarından yemek de yiyemezler,(ben bugün oruçtum) program boş geçmesin diye de bir parka giderler, fonda alakasız bir şarkı salıncakta sallanır, iki salınır bir nev’i klip çekerlerdi. Ben işten güçten klip çekemedim ama siz isterseniz hayalinizde beni Abdi İpekçi parkında, İbrahim Ferer-Silencio eşliğinde bir o yana bir bu yana koşturabilirsiniz. Öperim.(Aslında ben bu Elma Günü’nü duruşmam olan, farklı yerlerde yemek yediğim, gece hayatına aktığım bir gün çeksem daha havalı olurdu ama neyse siz yabancı değilsiniz)

16 Eylül 2008 Salı

Eylülde Gel

Hala eylül geldiğinde hüzünle karışık bir mutluluk oluyor içimde.. mutluluk okul yıllarımdan kalma.. çünkü o zamanlar koskoca bir yazı ankara’da geçirip tatile gittiğim, okula yanık tenimle ve tatil maceralarımla döndüğüm, dualarımın denizli bir yerde daha çok kabul göreceğine inandığım ve sadece altın kızlarla seçmeli derslerimizi aynı tutmamızın işe yaramasını, böylece aynı sınıfta olmayı, sevdiğim herkesle hep beraber kalmayı, iyi bir üniversiteyi dileyip durduğum ay eylül..

Hüzünlü biraz da.. çünkü zaman zaman bulutlu olmasıyla, çok sevdiğim yazlıklarımla vedalaşmama neden olan rüzgarları, yağmurlarıyla, uzun bir kışa yaklaştırmasıyla kederli bir ay eylül…

Bugün yolda yürürken kafamı kaldırdım baktım gökyüzüne, hala masmavi, en sevdiğim gibi.. her şeye rağmen güneşli bir günde ayağımın altında hışırdayan kurumuş yaprakları da seviyorum ben, çorapsız bacaklarım ürperirken incecik hırkamla akşamları ısınmaya çalışmayı da..

13 Eylül 2008 Cumartesi

Pizza Tarifi (Annemin meşhur pizzası)







Hamuru için
1 çay bardağı süt
½ çay bardağı ayçiçek yağı
Yarım pakmaya(maya için şeker)
Un
Tuz
Kekik

Hamuru açtıktan sonra ketçapla kapla. Yağladığın pizza tepsisine yerleştir. Üzerine biraz kaşar serpip canın ne istiyorsa koy.(Ben kocaman mantarlar, azıcık sucuk, bol bol sosis ve salam, mısır, yeşil ve siyah zeytin, bir de yeşil biber koydum. ) Sonra yine serp kaşarları. Önceden ısıtılmış fırında 175 derecede pişir. Afiyet olsun.


12 Eylül 2008 Cuma

Best Relaxing Classics 100.



Üniversite de kısacık çalışmalarımı uzun soluklu kılabilecek, dikkatimi dağıtmayacak, hatta mucizevi bir şekilde dikkatimi toplayacak bir müzik, bir şarkıcı, bir cd arıyordum ki, birden şu hani D&R ya da benzeri yerlerde indirimli Cd’ler bölümünden satın aldığım BEETHOVEN Cd’si kurtarıcım oldu. Söz konusu CD’nin toplam süresi 56 dakika olup o cd bitene kadar masadan kalkmayan mucizevi bir yaratığa dönüşmüştüm zamanla:) Hatta bu Beethoven Cd’si eşliğinde bir kısa filmim bile vardı çalışırken.. Sonra Grafiker Kardeşim Bahar onu çizgi film olarak da çizmiş, pek başarılı olup ona şu sitede yer bile verilmişti.(bknz:http://blog.lib.umn.edu/jrock2/tulip/2007/10/dijital_pasaj_baskent.html
) Ve ben en çok Piona Sonata No:14 ‘MOONLİGHT’ı severdim. Daha sonra sadece ders çalışırken dinlediğim Beethoven sayesinde klasik müzik sever olmadım belki tam anlamıyla ama özellikle zaman zaman kafamı toplamak ya da sözsüz bir şeyler dinlemek istediğim de tercihim klasik müzik oldu. Şu ara favorim Best Relaxing Classics 100. Beni ders çalışmaya alıştıran muhterem merhum Beethoven Amcam’dan, Shostakovich’e, Schumann’dan Handel’e, Llyod’a, Mozart’a kadar bir çok ismin çaldığı, bestelediği, arada bir birilerinin söylediği (ki bana Mehmet’le CSO konserlerinde solistler çıktığında kıkır kıkır gülmekten ölüşümüzü hatırlattır) bu 6 CD hem de tek albüm fiyatına.. (Televizyonda sürekli bir şeyler satan Sahrap Soysal’a döndüm niyeyse)Herneyse Ben zaten her şeyin bir araya toplanmışını severim,bu Cd’ ye de bayıldım. Özellikle “aa ben bu melodiyi nerde duymuştum?, aa bu hangi filmindi?” deyip bestecilerini keşfetmek çok keyifli. Bu Cd de favorim ise 3. Cd Relaxing Film Classics’deki American Beuty’nin Any Other Name’i…aynı tarzda Best Jazz 100 gibi bir cd de aldım ama sanırım jazz anlayışımla bu cd pek uyuşmadığından pek ısınamadım zira ben jazzın sözlüsünü severim..

YAŞASIN YEMEK YEMEK






CANIM;

kaşarlı domates çorbası (annem yapsın/ ya da tadım)
balkan köftesi (asmalı mescit groove)
waffle(big chefs/kitchenette)
sütlaç(annem yapsın)
cambo köfte
dopio cookie (starbucks)
güllaç (annem yapsın)
çilek
profitrol(bahar yapsın)
pizza (peppermill)
lahana sarması (Göksu)
sufle(Göksu) istedi.
Bide büyük su . Erikli olsun

11 Eylül 2008 Perşembe

Bir Adliye Günü&Elmadağ

Yeni adli yılın pazartesi günü başlamasıyla birlikte bugün yeni dönemin ilk duruşmasına girmiş bulunmaktayım. Söz konusu davayı, ilk celsesinde kazandığımı da söyleyeyim de azıcık reklamımı yapayım. Duruşmamın ardından kendimi Elmadağ yollarında buldum çünkü öğleden sonra keşifim vardı. Bu arada Elmadağ Adliyesi çalışanları gerçekten de çok neşeli ve iyi kalpli. Ben bunun küçük yerde çalışan insanlara özgü bir hal olduğunu düşünüyorum. Klasik memur depresifliğini sergilemiyorlar. Bunu bir de İstanbul da deniz gören adliye binalarında fark etmiştim. Öyle yerlerde de insanlara da tarif edilemez bir huzur oluyor. Yine de çok genellememek lazım, her an bir deliyle her yerde karşılaşabiliriz, özellikle devlet binalarında :)

Keşfe dönecek olursak; bugün 3 adet keşifleri varmış, ben gelmeden birini yapmışlar, sonra adliyeye uğrayıp beni de aldılar ve 9 adet kelli felli amca ve ben tekrar yola koyulduk. Önce bir başka dosya için bir sürü meyve ağacının bulunduğu bir tarlaya gittik. Katibimiz itinayla taburesini çıkarttı koltuğun altından, sonra üstüne minderini koydu, şoföre seslendi, oda daktiloyu önüne çekti, başladı şıkır şıkır yazmaya, bende indim arabadan salkım salkım üzümlere, elma ağaçlarına baktım mutlu ettim kendimi. Daha sonra epey bir mesafe gidip, uçsuz bucaksız üzerinde ne bir ağaç ne de ev olan tarların ortasında bulduk kendimizi. Ardından çok tatlı köylü bir amca geldi bize sandalye getirmek istedi ayakta kalmayalım diye.. Tepemizde güneş, serin serin bir rüzgar eserken, sonsuz gibi görünen tarlaların arasında bitirdik keşfimizi. Anladım ki ben hiç tanımadığım insanlarla, hiç tanımadığım, görmediğim yerlerde gitmeyi, sohbet etmeyi seviyorum.. bide köyleri, bahçeleri, ağaçları, evlerinin önünde oturmuş örgü ören o tasasız 5 kadını, kapı önünde halı yıkayanları.. Şimdi iş arkadaşlarımla iftara gideceğim. Hoş kal.

9 Eylül 2008 Salı

Big Bang&Kara Delik



10 eylülde, yani yarın Cenevre' de bu büyük patlama gerçekleştiğinde, bugün sadece %4ünü bildiğimiz kainatın geri kalanını da keşfetmiş olacakmışız. İnsanlığın kaderini değiştireceği söylenen ve yerin 100 metre altında yapılacağı açıklanan deneyde dünyanın dört bir yanından bilim adamları, maddeyi oluşturan parçacıkları inceleyerek evrenin işleyişi hakkında detaylı bilgilere ulaşacakmış. Bu deneyle, evrenin yüzyıllar önce oluşumu ve geleceği hakkında insanlığı aydınlatacak bilgilere ulaşmayı bekleyen mucitlerimiz umarım bir kara deliğe düşmemize sebebiyet vermezler. Zira bunun olacağını iddia edenler de varmış, yani bir nevi kıyamet günü olabilirmiş ve hatta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde bu deneyin iptali için yine bir grup bilim adamı tarafından açılmış bir dava bile varmış. Avrupa Nükleer Araştırma Örgütü (CERN)’e üye olmayan ülkemiz ise, deneye misafir sanatçı olarak katılacakmış.Yani deneyde söz sahibi değilmişiz ama araştırmalarımızla çorbada tuzumuz olabilirmiş. Bu konunun ilgimi çekmesinin nedeni ne diye düşününce de sanırım ben dünyanın kara deliğe düşebilme ihtimalini sevdim .. Yanlış anlamayın karamsarlığımdan değil kara deliklere sempatim, ama sanki looney tunes çizgi filmlerinde gördüğüm kara delik iyi bir şeydi. Yoksa kötü bir şeydi de ben mi hatırlayamadım?beni aydınlatın.. kara deliğe düşersek bu lafım çok ironik olacak:)

8 Eylül 2008 Pazartesi

Bir şarkı var aklımda, söylemesi ayıp, sözleri kayıp..

Bir şarkı benim dilime nasıl dolanır? Muhtemelen okul zamanı benden önce uyanmış Bahar Hanım günün, ayın hatta yılın en akla gelmeyecek şarkısını ayna karşısında hazırlanırken sadece bir kez mırıldanır ama bu benim bütün bir günüme mal olur ve ben sürekli o şarkıyı söylerim. Ama bugün Bahar bana böyle bir komplo da hazırlamadı. Peki ben İdare Mahkemesi'nin merdivenlerinden inerken,asansörde,ankarayda hangi şarkıyı söylüyordum?Uzun ip belimizde, baltalar elimizde biz gideriz ormana heey ormanaa.. İzci bile olmadım, kampa bile gitmedim ki been:)