4 Eylül 2014 Perşembe

yüzbinkerehayır.

Sakince soruyorum caddeden bindiğmiz sarı dolmuşun şoförüne; “daha çok bekleyecekseniz biz inelim.” “Yok” diyor, “inmeyin, şimdi taksiye binseniz en az 60 lira tutar. İsterseniz o parayı bana verin, ben kimseyi almadan götüreyim sizi”. Ben cevap vermiyorum. Kürşad “biz taksim’e gitmeyeceğiz abi” diyor. Bir ışıkta 4 kere kırmızının yandığına şahit olduktan sonra yavaş yavaş ilerliyoruz. Dolmuşlar hızlı giderken onları durduramaz mıyız biz diye düşünüyorum. Ankara’da hızla geçen dolmuşları hep görür, hep durdururduk . Ama esat dolmuşları da dura dura gider, pardon giderdi. Artık ne yaparlar? Bunları kürşad’a anlatmıyorum. Sadece düşünüyorum. Şöför sigara yakıyor. Sigara kokusu bana bir sürü farklı şeyi hatırlatıyor. İnsan hiç sigara içmese bile o kokunun çağrıştırdığı binlerce anısı mı oluyor? Sanki soğuk olsa daha çok şey hatırlayacağım ama hava sıcak. Koku biraz babam, biraz kış, biraz iş, biraz annemin teyzeleri.Bira da böyle bir şey. Hiç içmesem de kokusunun çağrıştırdığı bir dolu şey var.Dolmuştan inip taksiye biniyoruz. Benim aklıma yine dayımın öldüğü geliyor. Son zamanlarda neden onu çağırmadım diye bir acı saplanıyor içime. Taksiye biniyoruz. Taksi de barış manço çalıyor. Ben biraz ağlıyorum. Kürşad ne oldu diyor ben ona “barış manço dinlemeyeli yıllar olmuştur” diyorum. O anda taksici radyoyu kapatıyor. İdo’nun albüm tanıtımının yer aldığı bir billboard önünden geçerken aklıma birden, anneme “dayımda gelse keşke bayramda o da bizde kalır” dediğim geliyor. Annem bunu dayıma söylemiştir değil mi? söylemiştir. Biraz içim rahatlıyor. Merdivenleri çıkarken kürşad, ben aslında barış mançonun o şarkısını hiç duymamıştım diyor. Ben de aldatılan barış manço yazmış sanki o şarkıyı deyip “hayır hayır yüzbinkere hayır” şarkısını söylüyorum. Barış mançoyu çok sevip öldüğünde çok üzüldüğüm geliyor aklıma. Sonrasında şarkılarını çok fazla dinleyip barış mançodan bıktığımı hatırlıyorum. 99 ‘da ölmüştü diyor kürşad. “Evet” diyorum. “Aylardır konuşmayan anneannem öldüğü gün tv’ye dokunup iyi adamdı demişti”. Kapıyı açıyoruz. Ev temizlenmiş, balkona çıkıp çiçekleri suluyorum. İnsan bazen birini ne kadar sevdiğini tahmin edemiyor, sevdiğini biliyor da ölçüsünü bilemiyor.

27 Ağustos 2014 Çarşamba

a mano

anlatmak istediğim o kadar çok şey var ki.keşke filmi olsa diyorum bazen yaşadıklarımızın. izleye izleye tüketsek hissedilenleri ve izleye izleye kavuşsak. o kadar göresim var ki. iki çift laf edesim.21 gün oldu.boğazım düğüm.

21 Ağustos 2014 Perşembe

hayat işte

Ölümle yakın münasebete girdiğim her durumda olduğu gibi bu sefer de hayat birden hem çok anlamlı hem de çok anlamsız gelmeye başladı. Oldum olası zamanımızın az olduğu hissiyle yaşayan bir insan olarak şu an yine bir 30 yıl sonra emekli olmak üzere neden çalıştığımızı sorguluyorum, bazen alışveriş yapan insanlara (sanki hiç onlardan biri olmamışım gibi) uzaylıymışçasına bakıyorum. Neden ev aldığımızı, neden para biriktirdiğimizi ve bir gün bu dünyadan gittiğimizde arkamızdan üzülecek ya da üzülmeyecek (bence her ikisi de aynı derecede kötü) çocuklar dünyaya getirirken nasıl bu kadar kendimizden emin olduğumuzu falan düşünüyorum.


Sonra geçiyor, daha çok deniz kenarına gideyim diyorum, yeşil ağaçları görünce çam kokusunu içime çekiyorum, dayımın böyle güzel şeyler gördüğünde sevinçle ve heyecanla beni aradığı geliyor aklıma, onu aramak istiyorum. Ama onun telefonu bizim elimizde artık. Şarj ediliyor ve kapanmıyor. Biz istediğimiz sürece açık. Bazen karşıdan heyecanla neşeyle yükselen “Ahmet sesi”ne, onun burada olmadığını söylemek biraz zor oluyor ama hayat işte. Bugünlerde en çok bunu söylüyorum; hayat işte! Hayat neyse?

13 Ağustos 2014 Çarşamba

ya ahmet yebne gülsen

dayım gitti. aniden. pat diye. ya da kuş gibi. evet kuş gibi. uçarak. içim acıyor. inanamadım. inanamam diye onu görmek istedim ve gördüm ama yine de inanamadım. o kadar güzeldi ki. her gün acısı biraz geçecek biliyorum. ama acının bir parçası hep orada kalacak.  kocaman bir aile olduğumuz için her gün şükrediyorum. ama bir yandan da zor. çünkü zaman acımasız ve o kocaman ailenin bir parçası olan sevdiklerin seni bırakıp gidiyor.
aslında tüm bu olanları bahar'ın 4 kelimesi özetledi; dayım gittiyse herkes gidebilir. ama giderken o kadar çok işaret, hikaye, anı ve alınacak ders , okunacak kitap, öğrenilecek şey bıraktı ki  yapılacak çok iş var.
bana aldığı fırında ona yemekler pişirecektim daha. ve bana aldığı tencerelerimi  kullanmaya kıyamamıştım,o gelince yeni gözüksün diye. ama zaman beklemiyor.
dayım gitti. içimde kocaman bir acı. her gün biraz geçecek ama zor.

25 Haziran 2014 Çarşamba

ben beni kendi içimde bilmem ararsam bulur muyum?

Şimdi salonda pc açık oturmuş akşam eve getirdiğim işleri tamamlamaya uğraşıyorum. kürşad'ın belgeseline kafam gitmesin diye kulaklığımı takıp açtığım klasik muzikler içimi iyiden iyiye sıkıştırınca aklıma okul zamanları da içim sıkılınca dinlediklerim geldi. yolda yürürken bestekarda kaldırımda satılan üzerinde bir şey yazmayan cd yi aldığım güne gitti aklım. eve gelip de dinleyince ne kadar sevindiğim, içinde yüzlerce şarkı olmasına akıl erdiremediğim sonra dinleye dinleye bitiremediğim o cd. nerde acaba şimdi?

yazın ankara özlenir mi? bazen özleniyor. aklım çok eskilere gidiyor. hele regl öncesindeysem içimdeki uyuz pek hüzünlü. üzerimde dev bir gecelik taş balkonu yıkarken ayaklarımın ıslanmasını bile özlüyorum. bu durumda karpuzlu, kızartmalı, tanju okanlı ve abdullah beyli akşamları özlememek mevzu bahis dahi olamaz.

o zamanlar bir de sezen aksu var. hep üzgün. hep aşık. hep onun başına gelmiş. şimdilerde beni etkilemesi çok zor ama o zaman uzanıp tutuvermiş elimi ve her şey bana onun sayesinde hatırlatıyor kendini hala.

ağlayasım var bugün. sebebim yok. bugün özlediklerim sadece insanlar değil. taş bir balkon, ayağımı yakan bir halı, sabaha karşı çalan bir telefon, mutfaktan gelen bir ses, beni öpünce boynumu kızartan bir sakal balkonda otururken başımdan aşağı dökülen bir şişe su falan.

şimdi kürşadın yeni bir taktik öğrendim diyerek doğradığı soğusun diye dolaba koyduğum karpuzu yiyeceğim. muntazam kesilmiş. leride bir gün bugünleri de özleyeceğim.uzak bir anı olacak hepsi.çok tuhaf.

8 Ocak 2014 Çarşamba

ok, bye.

bahar blog yazmış. ondan özendim. önceki yazımda bahsettiğim işe girdim. neredeyse 3 ay olacak. önceki işimden oldukça farklı. genel olarak öğrenmeye çalışmakla geçiyor. işe girdiğimden beri geceleri dişlerimi gıcırdatan bir insan oldum. umarım geçer. üniversite yıllarımın bitişiyle geçmişte kalan gece sayıklamalarım yeniden gün yüzüne çıktı. herkesin stresle başa çık(a)ma/ma hali birbirinden farklı. yeni yılda hedeflerim var mı? var galiba. biraz fazla huzurlu ve her şeyden daha kolay mutlu olan bir insan olmaya başlamam yaşlılık alameti olabilir. istanbul'u sevdim mi? zaten çok seviyordum. trafiğini de çekmediğimden nefret edemiyorum. ama metrobüse bindiğimde ya da bilmediğim bir metro hattında başka bir şehirde olduğumu fazlasıyla hissediyorum ki her semti başka bir şehir. bir bütünlük sağlayamadığım yazıma son verip, işe dönüyorum, öptüm bye.

3 Ekim 2013 Perşembe

hello orda biri var mı?

son yazımın üzerinden dört ay geçmiş. ankara'dan taşınmışım, işimden ayrılmışım, evlenmişim ve istanbul'a gelmişim. bugünlerde bana sorulan üç soru var.

soru 1 evlilik nasıl gidiyor, alıştın mı?

bu soruyu iş görüşmesinde bile sordular , üç aylık evli olmak nasıl bir duygu dediler, şaşırdım kaldım. her durum için çeşit çeşit ve fazlasıyla duygum yok sanırım. ev işinden başını kaldıramayacaksın , kocanın çamaşırlarını yıkayıp ağlayacaksın, yemek yapamayacaksıncılarda, evlilik dünyanın en harika en mükemmel en olmazsa olmazcıları da biraz sallamışlar biraz abartmışlar. evlilik şu an sadece sevdiğim adamla aynı evde yaşamak. umarım hep bu kadar sade ve bu kadar basit olur benim için.

soru 2 istanbul'a alıştın mı?

işte bu konuda daha çok zorlanırım sanıyordum sayın seyirciler. çünkü çok çok çokkkk sevdiklerim, alıştıklarım, gördüklerim, her sabah aynı evde mutlulukla uyandıklarım, evlerinden çıkmadıklarım, evlerinden çıkmadıklarımın yavruları, gecelere aktıklarım, çalışma arkadaşlarım ve tüm tanıdıklarım ankara'da kaldı. ama bir yandan da ankaradayken özlemekten fenalaştıklarıma kavuştum. sanırım özlemek ünitesinde takıldım kaldım. e  hayat bu kendi bilir. şimdilik durmadan uçak bileti kovalayarak, bir gece kalmalı seyahatlerle, bitmeyen düğünler vesilesiyle ankaradayım , ben istanbuldayken -sevdiklerim burada.umarım kış yumuşak geçer.

soru 3 iş durumlarını ne yaptın?

stajla birlikte okul bittiği günün nerdeyse ertesinde işe başlamış biri olarak 8 yıl 7 ayın sonunda birazcık durdum. uyudum. evde sıkılmıyor musun dediler, japonca konuşuyorlar sandım. her gün değişik yemekler yaptım, sergilere gittim, sokaklarda boş bol dolaştım, avmleri turladım. bu arada evden de çalıştım. küçükçekmeceden gebzeye, bahçelievlerden kartala iş için dolaştım. çok fazla değil ama az biraz iş görüşmelerine katıldım. bugünlerde düzenli bir işe gireceğim ya da evden çalışmaya devam edeceğim, belli olunca yazarım.

buraya yazmayı unutmuşum.

başka sorusu olan?