23 Kasım 2008 Pazar

can i repair myself?

Yorgunum..
İnsan bazı zamanlarda kırılıp dökülüyor.
Hem bedenen hem de ruhen.
Ve tamir etmek gerekiyor.
Ruhumu kısa bir yolculukla tamir etmeye çalışacağım.
Bedenimi de sedergine'le tamir etmeye çalışıyorum.
Sedergine annemin mucize ilacı.. Bizim evdeki adı "suda eriyen asprin"
Annem kolum kırılsa bile bana "suda eriyen asprin iç, geçer" diyebilir, şaşırmam.
Hafif boğazım ağrıyor gibi gibi...
Annemin demesine gerek bırakmadan atıyorum bir su bardağına, sedergini.
Odama vardığımda lambayı açmadan ilerliyorum yatağıma doğru.
Telefonumun ışığıyla buluyorum yönümü.
Gecenin sessizliğinde, tek ses,ilacın suyla teması sırasında çıkardığı ses.
Nedense bir anda bu sesi klasik müzik konseri öncesi orkestranın sahneye çıktığında, önce büyük bir gürültüyle kopan, sonrasında müziğin sesiyle yavaşlayan ve kesilen alkış sesine benzetiyorum.
Bardağımın içine tutuyorum telefonumun ışığını, hala erimemiş ilaç.
Ülkemin sularından başka sularda da geç erdiğini anımsayıp, gülüyorum.
Suyun çözünürlüğü hakkında konuşabilecek kadar kimya bilmediğim için bir zaman olduğu gibi şimdi de bu konuda yorum yapamıyorum. Susuyorum.
Tatlı uykular.

20 Kasım 2008 Perşembe

Yüksek Ökçeler

Farkında olmadan insanlara isim takıyorum ben.
Onlara taktığım isim de ispanyollar.
İkizler.
Birinin hatları daha keskin, gözleri belirgin.
Diğerinin ifadesi daha yumuşak.
Simsiyah saçlarını sımsıkı topuz yaparlar.
İncecik bedenleri her zaman incecik topukların üzerinde oradan oraya koşuştururlar.
Bir ayakkabı tutkunu olarak gördüğüm ama yürüyemem diye almakta tereddüt ettiğim tüm topukluları onların ayağında görüyorum.
Kendi koşturmacamın içinde ben de onlara neredeyse her gün ratlıyorum.
Birine biraz daha fazla.
Minyon görünümlerinin yaşlarını yansıtmadığı kızlar onlar.
Asansörde genç olmalarına takılan birine altı yıldır avukatlık yaptıklarını söylediklerinde iyice anladım ne kadar genç gösterdiklerini.
Ki gençler zaten.
***
Bu gün o kızlardan birisi artık yok.
Her gün gördüğümüz ama tanımadığımız bir insanın ölümü.
Kendimiz de dahil kimsenin ölmeyeceğine inandığımız bir hayat.
Bir yalan.
Ve bir de gerçek
Ölüm.

17 Kasım 2008 Pazartesi

Miss Sunshine


Ne yazmamı isterdiniz?
Merak etmesin kimse, iç karartıcı olmayacağım bugün.
Çünkü güzel şeyler oldu.
Çok sevdiğim bir çifte ilişkin mutlu bir haber aldım mesela.
O kadar tatlı, o kadar ince bir sürprizle evlenme teklif etti ki Melih Candan’a bunu anlatıp da büyüsünü bozamam, kimselerin kıskanmasını ya da ilham almasını da istemem:) Sadece ne yaparım biliyor musunuz? Candan ve Melihe ömür boyu mutluluklar dilerim. Çok tatlı bir çift onlar. Allah nazardan saklasın. Amin:)

Sonra Yavuz Bahar’a İstanbul’dan portakallı kurabiyeler gönderdi. Evimizde bayram havası:)
Hiçbir yerde görmediğim envai çeşit kek ve kurabiye kalıbı da cabası. Bir de bunlar kelebekli kocaman bir kutunun içinden çıkmasınlar mı? Hem yedik hem de yanında yatıyoruz.

Sonraaa Babaannem bana siyah bir atkı örüyor. Ucunda ponponlar olacak. Daha güzel ne olabilir?

Ayrıca ben asansör kuyuları hakkında iki sayfadan çok yazı yazdım. Altına da imzamı attım.Öyle ki dilekçemin içinde malzeme akışından kaynaklanan sorunlar, şantaj montaj gibi kalıbımı aşar cümleler kurdum.Üzerimden bir yük kalktı.

Sonra felsefe yaptım.
Sonra dolabımın üst katında konuşlanmış kazaklarımı zıplaya zıplaya almaya çalışırken, başımdan aşağı defne yaprakları yağdı. Ama bu bir mutluluk yazısı diye aynı zamanda kafamdan aşağı naftalinler de yağdığını söylemezsem gerçeklikten uzaklaşmış olurdum.Bir de bir kalıp sabun düştü tepeden. Nasıl olduysa kafama denk gelmedi.

Bir de ıssız adama alternatif bir son yazdım. Çok güldük.

Bir de bir şarkı öğrendim. Çok komik. Ama ayıp olurmuş yazarsam Bahar öyle dedi.

Günün sorusu? Sizce sabah erkenden kalkıp güneşi selamlar mıyım?

Arkası yarın.

14 Kasım 2008 Cuma

Gülsen Hanım

Güzel ve gülümseyen yüzünü hatırlıyorum.
Sanki ona "Gülsen" demişler o da hep gülmüş gibi.
Her şeyi unuttuğu bir hastalığın pençesine takılmış olsa da, bizi unutmadığını,
Konuşmasa da dizlerine koyduğumda başımı, bana güzel güzel baktığını,
Dedemi ne çok sevdiğini, o eve geldiğinde koşarak kapıya gidişlerini,
Dedem, evlenmeden önce karşılaştıkları günleri anlattığında, her seferinde gülmekten nasıl katıldığını,
Mevlana böreğini, başörtüsünü, kokusunu, güllü altın küpelerini, sesini, ilk okul öğretmeniyle olan macerasını,bizi ne çok sevdiğini,
Çok iyi hatırlıyorum.

Bir de dokuz sene önce bugün gittiğini,onu son kez gördüğümde yüzündeki o huzurlu ifadeyi sonra onu orda bırakıyormuş gibi kendimi nasıl çaresiz hissettiğimi hatırlıyorum.

Dedemi orda karşıladığını ve keyfinizin yerinde olduğunu, her üzüntümüzde, başımız her sıkıştığında ve mutluğumuzda, sevincimizde ruhunuzun, dualarınızın bizimle olduğunu biliyorum. Özlüyorum.

13 Kasım 2008 Perşembe

Hatamla Sev Beni


Bu ara itinayla saçmalıyorum.
Bir tanesi meslek sırrı anlatamam.

Bir kaçı toplu taşıma araçlarında yaşadığım sıkıntılarla ilgili.

Misal; dün akşam otobüste en önde, şoförün sağındaki koltukta otururken "ışıklardan sağa" diyorum. Adam zaten sağdan gidecek. Aynadan bana "ne dedin" gibilerinden bir bakış atıyor.


Bu gün metrodan inince yanlış ring otobüsüne biniyorum.İniyorum. Yeşil ışıklı bir ağacı bizim evin yanındaki kreşin yeşil ışıklı ağacı sanıyorum. Hiç kaybolmam. Ama bilincimi kaybetmişim. Çünkü yağmur yağıyor. Ayağımda elmas taşlı ayakabbılarım. Islanacaklar da, onlara bir şey olacak diye korkuyorum. Tamam gerçek elmas olmayabilirler ama ayakkabı onlar. Derken evimin tersi istikametinde yürüdüğümü anlıyorum. Ama ayakkabılarıma bakmaktan önüme bakamıyorum ki.
Sonra mesela starbucks a gidiyorum. Bir türk kahvesi söylüyorum. Fiyatı 3 lira. 5 lira uzatıyorum. Derken kasanın yanında duran 2,75 liralık çikolatalı lokumlardan da alıyorum. Kasadaki kız bana "75 kuruşunuz var mı" diyor. Ben "yok" diyorum. Öyle duruyoruz bir 30 saniye kadar. Nese ki sonra "A ama bunu vermem gerekiyor" dimi gibi bişiler diyorum. (Ama bu hikayede kasadaki kız da sanırım biraz şaşkın.)
Arada siz de manasızca aptallaşmısınız?

*


Benim bir kardeşim var. Bahar. İstanbula gidip şarkıcı olacakmış. Yaz bunu dedi. Floradida'da kiler de duysun dedi. Peki dedim. Zaten hep İstanbula gideceğini söyler, bir de hep şarkıcı olacağını söyler. Şimdi tek fark ikisini birlikte söyledi.
*** ***
Masası bu kadar karışık bir insanın kafası nasıl karışık olmasın?

11 Kasım 2008 Salı

Issız Adamlar&Issız Adalar

Ben bu filmle ilgili birşeyler yazamam.
En azından şimdi yazamam.
Gidin ve izleyin.
Ben dağıldım.
Siz de dağılın.

Mesafe

Ortada bir sebep yok ama ölüyorsun mutsuzluktan, oluyor, olmuyor değil. Hani öyle bir mutsuzluk ki bu serdar ortaç “yüreğinden yaralı bizim hikayemiz” derken duygulanıyorsun, yolda seni görenler az önce terkedilmiş olabileceğini, ya da bir cenazeden döndüğünü sanıyorlar. “Neyin var” diyorlar. Zira makyaj da yapmadığından yüzün soluk, bakışların donuk. “Yorgunum, uykusuzum, hastayım” diyebilirsin ama “mutsuzum” diyemiyorsun.

Koca koca insanların suratının ortasına “mutsuzum işte ne var” diye bağıramazsın. Çocuklara da yapamazsın. Korkarlar. Hem kimse sebepsiz bir “mutsuzum” duymak istemez.Zira sebepsiz mutsuzluklara önem verilmez, saygı gösterilmez, onca derdi tasası olan insan vardır bu hayatta, şımarıklıktır seninki. Hem sonra kendi sebepsiz mutsuzlukları gelirse akıllarına naparsınız onca suratsız, koca dünyada?

Belki de bu yüzden “nasılsın”lara hep “iyiyim” deniyor. Kimseye “kendimi bir yere ait hissedemiyorum” denmiyor. Ama insan bazen kendini hiçbir yere ait hissetmiyor. Peki neden hep ait olmak istiyor, sahip olmak istiyor?

Televizyonu açıyorsun başbakan “zam haberlerini izlememe” önersinde bulunuyor buna bile gülemiyorsun. Kederden kedere savruluyorsun. Bir sebebin bile yok. En çok da ona üzülüyorsun.O kadar ki canın çikolata bile istemiyor, yine de giriyorsun bakkala, çikolataları seyrederken bozuk para arıyor, sonra aniden vazgeçip çıkıyorsun oradan. Kim bilir adam arkandan ne diyor.

Bu aralar bütün hareketlerin kısa, hiçbir şekilde devamlılığın yok, her adımın kararsız, süreklilik arz etmeyen fiiller arasında sıkışmışsın. Yazık sana.