28 Ocak 2009 Çarşamba

İstanbul


Bu şarkıyla başladı uzuuuun tren yolculuğumuz… Bahar’ın entel gezilerinin bizlere bir hediyesi bu tren yolculukları. Bundan bir iki yıl önce, kendisi okuldaki bir grup arkadaşıyla tren aracılığı ile İstanbul semalarına ulaşmış, daha sonra bu bir alışkanlık haline gelmiş, babam da beni adliyeye yakın oluyor bahanesiyle İstanbul'a hep trenle postalamayı tercih etmiştir. Aslında ben ilk defa trene geçen sene, yine bir duruşmaya giderken bindim ve “ilk seferde ya nefret edersin ya da seversin” dedikleri trene bayıldım. Lakin bu sevgim dedikleri gibi bir süreklilik arz etmedi . Sonraki yolculuklarımda“hep bir daha asla” dedim ama kendimi yine trende buldum.
Bu seferde İstanbul'uma doğru, kulağımda bu şarkı,
yanımda bahri, gözümde uyku gözlüklerim başladık ilerlemeye..Yolculuğun başında uyuma konusunda oldukça kararlıydım. Ama bahar’ın uyku gözlüğü koleksiyonun en nadide parçasını seçerek bana vermesinin uykularımı böleceğini ve hatta hiç edeceğini nereden bilebilirdim?
Kendisi için hello kittyli, uçuk mavi, sade bir model seçmesine rağmen, beni siyah/ kırmızı saten, üzeri simli, iki vişnenin yer aldığı ve “dont bother me” yazan cafcaflı bir modele layık görerek,
trene inen binen, yanımdan geçen herkesin kimi zaman gülücüklerine kimi zaman da uykumdan uyandır nitelikteki delici bakışlarına hedef olmama neden olan Bahri bu durumla pek bir eğlendi. Eskişehirden binmesi muhtemel öğrenci grubuna denk gelmekten korka korka sürekli eskişehire geldik paniğiyle uyanmam da pek trajikti. Eskişehir istasyonundaki bir grup erkeğin ise gecenin bir yarısı anlamazdın şarkısını futbol marşı olarak seslendirmesi ise o saatte kahkaha atmama ve bu şarkının artık benim için bir anlamı olmamasına vesile oldu.


Ama bitmeyen tren yolculuğu bile keyfimi kaçıramazdı.
Mutluydum.Biz baharla İstanbul'a gidiyorduk.
Hem de hemen dönmemek üzere. Yengemin bir kurufasulye için 100 lira verebileceğini beyan eden kuzenime gönderdiği kurufasulye + diğer yemekleri ve diğer yemekleri taşımak zorunda kalsak da mutluydum.

Perşembe gününe denk gelip, cumayla hafta sonunu yanına katmamıza elverişli duruşmamsa olabildiğinde çabuk biterek kocaman güneşli bir günü bize bıraktı. Eve eşyalarımızı, İstanbul sokaklarına da kendimizi attık. O nasıl güzel bir
havaydı? Asmalı mescitte tıka basa bir öğlen
yemeği, groove’un süper leziz balkan köftesi, bebek, Abbas'tan waffle,güneş, "mutluluktan ölünür mü" diye sürekli soran ben…beni güzel güzel yerlere götürdü diye durmadan bahrinin minik beyaz ellerini öpen yine ben:)

Peki başka neler neler yaptık?

Kuzenimiz Rana'nın müstakbel eşiyle tanıştık kaynaştık..Fazlıyla hoş5 ettik:) Midye tava da yedik, Beyoğlu çikolatası da aldık, tramvaya da bindik.. Nişantaşında da gezdik.


Dali ye de gittik. Sakin bir Cuma günü, Picasso
sergisine gittiğimiz güne inat, sabancıların
bahçesinden kuyrukta beklemeden hoplaya zıplaya çıktık. Sergiyi sindire sindire gezdik. (Hoş bahar henüz bir resmin önündeyken ben tüm salonda tam tur atmadım da değil, ayrıca bu kısımda biraz da ukalalık edecek olursam figuerastaki evi kadar insanı sarsan cinsten de değildi.)

Yine de Dali beni yine yeniden, topraklarındaki kadar olmasa da oldukça etkiledi. Özellikle gün-
lüklerini okumak pek keyifliydi.
“Bu gün kaderimde çok önemli bir gün….. Güzel sanatları bitirdikten sonra burs alarak Romaya gideceğim……… Oradan bir dahi olarak döneceğim… ,,,,,,,Önce anlaşılmakta zorlanacağım ama sonra herkes bir dahi olduğumu kabul edecek……. bir dahi olacağım..”

Bana göre kesinlikle kendi geleceğini kendi yazmış, yaşamış… Serginin sonunda Ara Gülerin gözünden Dali fotoğraflarına bayıldım. Bir de Dali’nin o fotoğraflardaki fiyakalı ceketine…Galaya olan saplantılı/tutkulu aşkına ise bir kez daha şahit oldum. İmzasına bile onun adını yazacak kadar saplantılı olan aşkına ..Dali, dahi ve deli..

Peki başka başka?

Cihangirdeki Nada’nın güzeli diye nitelendirilebilecek Susam Cafeyi çok sevdim. Bence gidin. Susam Sokak’ta kendileri ve susamlı tavuğu meşhurmuş. Hoş atmosferinde bol bol fotoğraf çekilip, havuçlu kekinin tadına da bakabilirsiniz.(birebir benimki kadar başarılı olmasa da:P)

Vee bir de bir de Mano’da Mano frozen için o güzel manzaraya karşı. Ben yaptım. Çok güzel oldu. bahri ise bu bol tarçınlı buzlu içecekten nefret etti ama nedense hepsini de içti.!

Vee ve birdee yine Asmalımescitteki Helvetiya’yı tavsiye ederim. Annem kadar güzel, anneminkinin tadında ev yemekleri yaptıkları için, seneye orada yaşamayı planlayan Bahar'ın mekanı olmaya aday. Annemin damlasakızlı muhallebisinden bile yapıyorlar!! İstanbulda anne hasreti çekenlere de duyurulur!
Ayrıca bebekte yürürken, "deniz kenarında olalım bir yere oturmayalım" diye tutturup duran beni, gloria jeansin dar girişinden içeri sokup, denizin üzerine, evet evet ,resmen denizin üzerine oturtan kürşada da teşekkürü bir borç bilirim:)
Son günümüzden bir gün önce de bir tesadüfler silsilesi şeklinde bir çok ankaralı olarak istanbulda denk geldik ve çok güzel vakit geçirdik.Yanımda istanbulun yolunu yordamını, 4oT'l,i DT2'li otobüsleri nereye gider bilen, beni en güzel yerlere götüren bahrimle çok eğlendik biz. Ve ben en az binbeşyüzotuz kere "mutluluktan ölünür mü bahri" dedim. Onun adını bahri sanan bir sürü tanımadığımız insan da içinden "ay kıza baaak yazık adı bahri" dediler. Pazar günü fazlıyla otobüse doğru ilerlerken kaybolduğumuzda bile, belki dönmeyiz diye sevindim resmen.
İstanbulu gördüğümde ona sarılmıştım. Giderken sevdiğimden ayrılmışım gibi hüzünlendim, kalbim ağrıdı resmen. Otobüsle köprüden geçerken baharı ezerek önce sağ cama yapıştım, bebek sahiline baktım sonra yan koltukta uyuyan kadının üstünden sol cama gözlerimi dikip bir de o tarafları çektim içime.Ben ona yine doyamadım.
26 martta yine görüşürz canım...

4 yorum:

BahaR dedi ki...

bahri ben oluyorum.çok tatlıyım.yazıyı okudukça kendimi sevdim!
kelime doğrulama için tuşladığım saçma sapan kelime:braers..

Quaim dedi ki...

Benden hiç bahsetmemişsin.

cometa dedi ki...

bahar; allah akıl fikir versiN:)

quaim; okumamışsın.

Wisé LeuthanAvé dedi ki...

oyş yemeklere bak :D